Söyleşi Recep ŞEN-Ahmet KAFKAS-Şair ve şiir üzerine tespitler

Recep Şen: Çok da kederlenir, az da gülerek. Ustura ağzında düşüncelerin deliliktir. Belki bırakın kalsın. Doğan her bebeğin hakkı var. Bende öğütülen benim her değirmende. Ne sonu, ne ilki bırakın kalsın. Sevdam büyüdükçe dünyam dar olur. Zamandan çıktığım zamanlar olur ve öyle güzel ki bırakın kalsın. Saatler ya geri ya hep ileri, kıran yok ileri terazileri. Umutlar Irak'ta, bırakın kalsın. On binlerle sohbet, on bin nafile. Dönmüyor. Toprağa giden katile öfkeler yürekte, bırakın kalsın. Ne yarım tam yarım, ne bütün tamam. Yolcular anlamaz. Ben anlatamam. Tren son durakta, bırakın kalsın. Gelir beni yakar suya düşen kor. Düşünen düşünen baş, dert çekmekten zor. Kutsaldır bu yara, bırakın. Dursun ayazına uyandığın kış. Dursun ki şevk sürsün bu yarış. Lüzum yok. Banara bırakın kalsın. Yıkılır, yırtılır her kalın perde. Hesaba çekilir dünya mahşerde. Yazın şu duvara, bırakın kalsın. Rahmet olsun Abdurrahim Karakoç ustaya. Değerli müdürüm, sevgili meslektaşlarım, değerli arkadaşlar, sevgili öğrenciler, hepiniz hoşgeldiniz. En kalbi muhabbetlerimle selamlıyorum hepinizi. Bugün burada Şair ve Yazarlar Konuşması etkinliğinde Ahmet Kafkas hocamla birlikte inşallah şiir ve şair üzerine dilimizin döndüğü kadar sohbet etmeye çalışacağız. Bizi tanımayanlar için Recep Şen, Bafralıyım. 1968 Bafra dogumlu, İkizpınar köyünde dünyaya geldik. Burada hayatımızı devam ettiriyoruz şu anda. Öğretmen olarak Bafra Milli İrade Ortaokulu'nda Sosyal Bilgiler öğretmeni olarak ben çalışıyorum. Öğretmenlik mesleğimizin yanında da lise sondan, lise yıllarından beri edebiyatla hep iç içeyiz. Edebiyat bizi bırakmadı, biz de onu bırakmadık. Bu şekilde devam ediyoruz. Bütün sevgili dostlar, bütün müzesindeyiz. Burada Bafralıların bütün tarlalarında döktüğü alın teri ve tarlalarda çalışırken söyledikleri o türkülerin melodileri var. Bafranın tütün tarlalarından Kızılırmağın kıyısına kadar hepimizin hikayesi var aslında burada. Şiir budur işte. Belki yüzlerce şiir tarifi yapabiliriz. Her şair kendi gönül dünyasına göre şiir tarifi yapabilir. Buradan Tütün Müzesi'nden, alın terinden girdik. Biraz farklı bir tarif oldu, farkındayız. Ama şiir böyle bir şey. Şiiri talip ederken iki kere iki eşittir dört eder gibi kesin bir tarifle takip edemeyiz. Herkesin, bu salondaki yönlü güzel insanların hepsinin ayrı ayrı şiir tarifi olabilir. Olur da. Bu, şiirin doğasında olan bir şey. Çünkü hepimiz gönül taşıyoruz. O gönüldeki duyguya, hisse göre şiir tarifi farklı olabilir. Bin dokuz yüz altmış sekiz yılında ben Bafra'da doğdum, bir İkizpınar köyünde. Kızılırmak benim çocukluğumda öyle değildi. Çok daha gür akıyordu. O Kızılırmağın o kızıl rengi vardı. Tabii ki daha sonra baraj kuruduktan sonra değişti. Köyde çocukken amcalarımızın, abilerimizin, işte bizden büyük olanların, anne babalarımızın yanında o tütün tarlalarında, karıkların arasında yalın ayak toprağa basarak oynardık. İşte o insanların iyi yönüyle hala kulağımızda. Daha sonra babamızın mesleği dolayısıyla Bafra'ya geldik. Bafra'ya geldiğimizde Kızılırmağı bu zaman gördü. Ve Kızılırmak, o denize aşkla kavuşma isteğiyle akışı, o büyüklerimizin alın teri ve o mırıldandıkları türküler... İşte şiire biz o zaman sevdalandık. Şiir bu. Şiir, benim baktığım pencereden böyle görünüyor, sevgili dostlar. Tabii ki böyle bir ortamda, bize bu duyguları hatırlatan bu düzenin içerisinde şiiri ve şairi konuşmak da çok anlamlı ve keyifli. Şiir, kalbin sustuğu yerde kelimelerin şarkısıdır. Elimize alıp sayfalarca okuduğumuz kitaplar, ciltlerce okuduğumuz o kitaplarda anlatılanları şair bize bir mısrada özetle verir. Hayatın anlamını bir mısrada özetler ve bize sunar. Bunu yaparken de bizi can evimizden öyle bir tutar yakalar ki bırakmaz. Ve şairin o bir mısrası bizim hafızamıza öyle kazanır ki, mısra mısrayı belleste olur. Ömrümüz boyunca unutmayız. Şiir böyle bir şeydir. Şiirin büyüleyici kudreti insanı böyle sarıp sarmalar. Şiir, şairin ruhunun aynasıdır. Peki şair kimdir? Şair de hayatın içinden geçen, hayatın tam ortasında kelimeleriyle dünyayı yeniden kuran insandır. Bu kadar iddialıdır şair. Ve şairler sıra dışı insanlardır. Bizi rahatsız ederler, sarsarlar hatta. Bizi gaflet uykusundan uyandırırlar. Bunaldığınız bu modern hayatın içerisinde, bizi bunaltan bu modern hayatın içerisinde aslında şairler bize alternatif bir hayat sunanlar, alternatif bir yaşam önümüze severler. Onun için şairlere kulak vermek, dinlemek lazım. Gönül kavramı, bizim medeniyet değerlerimize has, bizim medeniyetimizin kavramlarından bir tanesi gönül kavramıdır. Biraz gönül kavramı üzerinde kafa yormamız, düşünmemiz gerekiyor. Gönül kelimesi, kavramı sadece bize has bir kavramdır. Batı medeniyetinde gönül kavramını, efradını cami ayarını mani derler ya eskiler, böyle bir kelime Batı medeniyetinde yok. Yani gönül kavramını tam anlamıyla ifade eden bir kelime yok. Bu da Batı medeniyetiyle bizim aramızdaki fark. Şimdi Yunusumuzun bir dörtlüğü var, hepimizin ezberindedir: "Gönül Çalab'ın tahtı, Çalab gönüle baktı, İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise." Var bununla daha öte... Şiir bu yani. Az sözle çok mana, öz sözle derin manalar ifade. Yani Anadolu'nun manevi kurucularından birisi Yunus Emre. Şimdi diyor ki "Gönül Çalab'ın tahtı." Bizim eski Türkçemizde, Orta Asya'dan gelirken getirdiğimiz Türkçemizde Çalab, Tanrı yani Allah anlamı. Gönül dediğiniz şey diyor, Allah'ın nazar ettiği bir yer. Çalab'ın tahtı. Allah da gönüle baktı. Cenab-ı Allah bu dünyada bitkiler aleminden tutun işte efendim, hayvanlar alemine, insana... İnsanlardan ne kadar canlı, cansız ne varsa zaten hepsini insan için, insana hizmet etsin diye yarattı. Dünyaya hiç değer vermedi. Cenabı Allah bir tek şeye değer verdi: İnsana değer verdi ve insanın gönlüne baktı. Yunus'un dediği: "Çalap gönüle baktı." Ee insanoğlu, sen de diyorsun oranın sahibine dikkat et. "İki cihan bedbahtısın" eğer gönül yıkarsan. Şimdi gönül böyle bir kavram bizde. Bizim medeniyetimiz gönül medeniyeti zaten. Şiirin doğduğu ve kemale erdiği yer. Şairin bu gönüle... buradan doğuyor. Şiir her şey orada şekilleniyor. Bir gönülden diğer gönüle yolculuk diyebiliriz aslında şiir için. Her işin başı gönül almak, gönül vermekten geçiyor. Şair gönül insanıdır. İyi bir şiirde şairin hissettiklerini okur da hisseder. Ve okur, şairin o düğünü dünyasına girer, onun hikayesini paylaşır. Onun hikayesiyle okurun hikayesi bir olur. Ve bir zaman sonra da zaten şairden o şiir çıkar, halka halka mal olur. Şiir bizi birleştiren, birleştirir. Bir araya getiriyor. Millet yapar, medeniyet kurar. En güzel şiirimiz hangisi? İstiklal Marşı'mız. Bu ülkenin bütün renklerini bir araya getiren şüphesiz ve şüphesiz en büyüğü şiir, İstiklal Marşı'mız. Şiirin böyle bir gücü var. Hangimiz güzel bir şiiri dinlerken, okurken gönül kendimiz titremez? Yani hangi gönül bundan etkilenmez? Mümkün değil. Evet sevgili dostlar. Şiirin... Biraz da Ahmet hocama da vakit kalsın diye aslında çok not aldım da, zaman biraz kısıtlı. O yüzden Ahmet hocama da vakit kalsın diye kısa kısa geçeceğim. Bunların üzerinde saatlerce, belki binlerce konuşabiliriz. Şiirin gelenekle bağlantısı üzerine birkaç söz etmek istiyorum. Burada genç arkadaşlarımız da var. Ee tabii ki hani şöyle bir ifade var: "Kökü olan ağaç dik durur." Efendim. "Kökü olan ağaç meyve verir, yaprak açar. Kökü olan ağaçta hayat belirtisi vardır." Geleneğe yaslanan şiir de böyledir; kalıcıdır, etkileyicidir ve evrenseldir. Evrensel değerleri içerisinde barındırır. Onun için gelenek dediğimiz şey, bu milletin taa Orhun Yazıtları'ndan bugüne gelinceye kadar, bu asırlardır süren bu süreç içerisinde bu milletin oluşturduğu değerlerin tümü. Onun için gençlerimiz şunu iyi kavramalı bence: Türk edebiyatı bizim milliyetimiz, Türk edebiyatı bizim milli kimliğimiz. Ve bu Türk edebiyatının en nadide şubesi de şiir. O açıdan şiire gönlümüzü vermek, şiire hayatımızda yer vermek çok önemli. Güzel sanatlar, edebiyat, şiir, bizim aslında kaba yanlarımızı yontuyor. Kaba yanlarımızı... Hani ağacı yontarak inceltiriz ya, bizi inceltiyor, ruhumuzu inceltiyor. Onun için mutlaka ve mutlaka hem biz, hem çocuklarımız, hem gençlerimiz... Öğrencilerimize de biz bunu söylüyoruz. Mutlaka güzel sanatların bir alanıyla ilgilenelim. Çocuklarımız... Burada ablamız da var. Anneler, babalar, çocuklarımızın mutlaka güzel sanatların bir dalıyla ilgisi olsun. Yoksa kaba saba insanlar toplumunda ortaya çıktı. Ee onun için şiirle mutlaka çocuklarımızı hemhal edelim. Bu çok önemli. Bizim medeniyet dünyamızda şiir aslında yazılan bir şey değil. Şiir söylenen bir şey. Efendim. Bu nasıl oluyor? Hani demiştik ya, o Çalab'ın baktığı gönülde doğuyor, şekilleniyor. Yazma dediğimiz şey en son, onu şahit kağıda döküyor. Zannediyorum rahmetli Bahattin Karakoç Usta'nın bir sözüydü, Yaşar hocam da burada belki hatırlar: "Ben yazdığım ilk yazdığım gibidir. Şiire dokunmam sonra." Doğru mu? Evet. Evet. Bir daha ona dokunmam. Bu da ayrı bir şey. Bu da ayrı bir özelliği şimdi. Cenab-ı Allah'ın bazı insanların gönlüne, kalbine koyduğu şiir yeteneği var. Şiir hamuru var. Bakın. Peki sadece bu iyi bir şair olmak için yeterli mi? Yeterli değil. Nasıl yeterli değil? Çok yetenekli bir atlet veya sporcu, çok yetenekli, doğuştan yetenekli. Ustasının karşısında, antrenörünün karşısında antrenmanını düzgün yapmazsa, çalışmazsa, kendini geliştirmezse o yetenek ne olur? Söner, biter, tükenir. E gelelim şiire. Evet, Allah senin gönlüne o şiir hamurunu koydu. Şiir yeteneğini koydu. Devamında senin onu geliştirmen, çalışman gerekiyor. Yeni arayışlar bulman gerekiyor. Bunu yaparken de geleneğe yaslanman gerekiyor. Ama gelenekçilik yapmadan geleneğe yaslanman gerekiyor. Bu kelime önemli: Gelenekçilik yapmadan. Gelenekçilik yaparsak oraya takılıp kalırız. Ama geleneği öğrenip bilip, geleneğe yaslanarak oradan feyz alarak bugünün, çağın şiirini söylersek o zaman Türk edebiyatı da gelişir. Şiir gelişir, edebiyat gelişir. Bu noktayı özellikle belirtmek istiyorum. Şimdi gençler, hepimizin çocukları var, öğrencilerimiz var. İki kelimeyi bir araya getirdiği zaman "Bu iş oldu." diyor. Hayır, öyle bir şey yok. Ben Kahramanmaraş, şiirin başkenti, orada dostlarımız var, görüştüğümüz insanlar. Ee şiir konusunda feyz aldığımız insanlar var. Büyük ustalar var. Hiçbirisinden "Ben şairim." diye bir söz duymadım. Hicap eder. Şair olmak öyle kolay bir mevzu mu? Az önceki anlattığımız, Yunus'tan beri gelerek anlattığımız konuda kolay bir mevzu mu? Zor bir mesele. Onun için siz adımızın önünde "şair" yazdığına bakmayın. Zor bir meseledir gerçekten. Medeniyetimizin, medeniyet değerlerimizin, medeniyet dünyamızın kendini en güzel ifade ettiği alan şiirdir. Diğer milletlere göre, bizim diğer uygarlıklara, medeniyetlere göre bizim şiir birikimimiz, şiir geleneğimiz gerçekten çok güçlüdür. Depremden önce Maraş'a bir etkinlik için gitmiştik. Ahmet hocamın da ortak tanıdığımız arkadaşlarımız var orada, dostlarımız. Bir etkinliğe gittik. Etkinlik sonunda işte yemek yemek için Maraş'ın meşhur, gidenler bilir, Şairler Tepesi vardır. Oraya çıktık. Maraş ayağımızın altına geliyor. Orada oturuyoruz, yemeği yedik, çay faslına geçtik, muhabbet falan, sohbet. O arada ben dedim ki: "Maraş edebiyatın başkenti, şiirin kalbi. Abdurrahim Karakoç'tan Mahsuni Şerif'e çok büyük insanlar yetiştirmiş. Gerçekten çok büyük insanlar, çok değerli insanlar." Dedi ki bana Recep Hocam dedi: "Maraş'ta üç evden, üç evin kapısını çalsan, üç evden birisinin kapısından şair çıkar." Bütün işin özeti bu aslında. Bu milletin hamurunda, mayasında, özünde bu var. Ama külleri üflememiz gerekiyor herhalde. Dedi ki: "Üç evin kapısını çalsan mutlaka birisinden şair çıkar." dedi. Şimdi ciltler dolusu divanlar, el yazması eserler... Efendim adını yazmaya kalksak bizim dünyamızdaki büyük ustaların, şairlerin adını yazmaya kalksak sadece isimleri kalın bir kitap çıkar. Ve bunlar kayıt altında olanlar. Ya kayıt altında olmayanlar, dostlar? Halkın dilinde dolaşan, kitaplara girmeyen, yüz yıllardan beri halkın dilinde dolaşan şiirlere ne demeli? Bu millet böyle mübarek bir millet ve hepimiz de bu milletle gurur duyuyoruz. Bu milletin evladı olmaktan gurur duyuyoruz. Son zamanlarda duyduğumuz, çok sık duyduğumuz bir söz var. Efendim, "Şiir kitapları satmıyor." Ee "Şiir satmıyor." Hatta bana bir tanesi derimde dedi ki: "Ya Recep hocam, bırak bu şiiri." dedi ya. "Çocuk kitabı yaz, çocuk kitabı." dedi. "Niye?" dedim. Yani o farklı bir alan. Çünkü o hitap ettiğin yaş grubunu bilmen lazım. O pedagojiyi bilmen lazım. Çok farklı bir alan. "Niye ki?" dedim. "Para kazanamazsın bu işlerden." Ben dedim: "Bunu para kazanmak için yapmıyorum ki." Para kazanmak için yapsak bu işi, soğukta gelip burada beklemeyiz. Bu arkadaşlar uğraşmaz. Hiç kimse uğraşmaz. Ama mevzu başka. Mevzu sevda, aşk yani. Bu işle dertlenme meselesi. Şimdi "Şiir kitapları satmıyor." diyenlere tam yeri gelmişken, sözlerimde noktalarken şunu söylemek istiyorum ben: Şiir kadim zamanlardan bugüne hala esrarını, kudretini koruyor, arkadaşlar. Asıl, bazılarında şiir söyleyecek, şiir okuyacak gönül kalmadığı için, onlar modern dünyanın kapitalist piyasasına ayak uydurdukları için şiir satmıyor. Aziz dostlar, şiir pazarda satılan domates biber mi ki satılsın ya? Şiir bir cevherdir. Onu, o cevheri bilen gelir, arar bulur. Değerini, kıymetini de o biçer. Onun için, ee bu noktaya da değinerek son bir iki husus var. Çocuklarımız, bizim çocuklarımız, evlatlarımız, geleceğimiz. Ben elli yedi, elli yedi yaşındayım. Harun Abi kaç yaşındasın Abi? Biraz yukarıda, altmışın üstünde. Biz yavaş yavaş geçiyoruz değil mi, ömrümüz geçiyor, çocuklar geliyor. Mutlaka ve mutlaka çocuklarımız... Biz ilkokulda şiir ezberliyorduk ya. Öğretmenlerimiz, hala ilkokulda ezberlediğimiz şiirler hafızamızda. Evde çocuklarımızla zaman zaman şiir okuma saatleri yapalım. Nelerini okusun, bağıra bağıra okusun, heveslensin. O şiirin içindeki musiki, ahenk, anlamlar bunu çekecektir. Yani bu önemli. Gençlerimiz, çocuklarımız önemli mevzu. Çok da ben toparlayacağım. Sürçülisan ettikse affola. Şiir konusundaki benim düşüncelerim, benim şahsi düşüncelerim böyle. Bir hatamız, kusurumuz varsa affola inşallah. Daha geniş bir zamanda böyle daha detaylı bir şekilde karşılıklı sohbet ederek konuşma şansımız olur. Cenab-ı Allah hepinize, hepimize şiir tadında, ağzımızın tadını bozmasın, gönlümüze iyilik düşürsün diyor, hepinize en kalbi hürmet ve muhabbetlerimi sunuyorum.

Ahmet Kafkas: Sayın kıymetli dostlar. Öncelikle biz kendisini talep, biraz da uzatın dedi. Çünkü biraz rahatsız Deniz ağabeyiniz. Sözü fazla dolandırmak istemiyorum. Ancak bizimle birkaç noktaya değinmemiz lazım. Aramızda gençler var. Gençler genellikle şiirle ilgilenmeyen, daha işte modern hayatın getirmiş olduğu sosyal aktivitelerle vakit geçiren, daha çok internet oyunlarıyla ya da sosyal medyanın değişik argümanlarıyla vakit geçiren bireyler olarak görülüyor aslında. Ama ben her dönem için şiirle ilgilenen ya da gönlü şiir için çarpan ya da duyduğunda hüzünlenen ya da sevinen gençler olduğunu biliyorum. İşte "Nesil bitmiş artık." diye sözleri hep biliyoruz. Ama işte eski yazıtlardan bir tanesinin, Ee işte bir örneği vardı, onu okurken orada da aynı ifade var. Yaklaşık bin sekiz yüz sene öncesinde diyor ki: "Gençlik gitmiş. Nesil hep kötüye gidiyor." Bu sanırım her dönem için geçerli. Biz Bafra içinde aslında benzer şeyleri söylüyoruz. Bin dokuz yüz seksen iki senesinde Bafra'nın Balıklar köyüne doğmuşum. Sonra bir şekilde Vezirköprü'ye çevrilmiş yok. Aslen Vezirköprülüyüz. Ancak buranın da ekmeğini yedik, suyunu içtik. Hala bu şekilde görev ver, görev yapmaya, hizmet vermeye devam ediyoruz. Okul müdürlüğü olarak görevimizi devam ettiriyoruz. Biz Bafra'da dergi ve edebiyatla ilgili çalışmalarımızı biraz böyle kısaca özetleyeyim. Ama en başında şiir bize nereden bulaştı? Belki eskiler bilirler. Burada Oktay hocam var. Onun çok yakın bir arkadaşı vardı, Mustafa Bakar Hoca. Tanıyanlar vardır belki. Bizim din kültürü öğretmenimizdi. Ben Bafra'da Adnan Menderes Parkı'nda çok çalıştım. Takriben işte on bir, on two yaşlarındayken Oktay hocamla Mustafa Bakar Hocam birlikte geldiler oraya. Dedim: "Hocam buyurun, size çay getireyim isterseniz." Dedi ki "Yok." Mustafa Bakar hocam: "Şu şiirimi okumadan olmaz." dedim. Gömlek cebinden bir şiir çıkardı. "Bunu okur musun?" dedim. Okudum, şiirden çok anlamayız yani o dönemde. "Beğendin mi?" dedi. "Çok beğendim." "Bir kez daha okur musun?" Bir kez daha okudum. "Güzel mi?" dedi. "Güzel." dedim. "Çok güzel." dedim. Şimdi tam cümlelerimi hatırlayamıyorum. Çok beğendiğimi ifade etti. Bana: "Değiştirmemi istediğin bir yer var mı? Dikkatle bakar mısın?" dedi bana. "Yani yok hocam, gayet güzel." "Sen bunu bu şekilde beğendiysen, ben de bunu olduğu gibi işte mecmuaya göndereceğim ve basınını sağlayacağım." dedi. Yıllar yıllar geçti üzerinden. Otuz beş yaşına kadar sadece bir şiir yazmıştım. Otuz beş yaşından sonra hayat evrildi. "Yaş otuz beş, yolun yarısıdır." inşallah onu da bilmiyoruz. Sonrasında bizde bir şeyler karalamaya başladık. Bafra'da bir dergi, Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesinde çıkmıştı, dokuz sayı kadar. Orada Recep hocamlarla tanıştık. Onun sekiz sayısında birlikte görev yaptık. Sonrasında şairlerin ya da yazarların tamamında var olan sesini duyurma çabasına biz de girişmeye başladık. Yani bir dergi çıkartalım. Oturduk arkadaşlarla bir istişare ettik. Ne yapabiliriz? Gergef Edebiyat Dergisi'ni çıkarmaya başladık. Şu anda Mayısın biri itibariyle yirmi yedinci sayımız çıkacak. Onun hazırlıkları devam ediyor. Her iki ayda bir dergini çıkartıyoruz. Dergi fesini de aslında çok araştırdık, istişarelerde bulunduk. Aslında şiirle bir nevi gergefe işlenen o incelikteki gibi söz dizim sanatı değil midir? Yani şairlerin aslında herkesin baktığı pencereden baktığını düşünmüyorum. Yani herkes çiçek görüyor, herkes gökyüzüne bakıyor. Ama bir şair "Göğe Bakma Durağı" diye bir şiir yapmış. Herkes çiçeklerle ilgili bir şeyler ya da böceklerle ilgili bir şeyler yazıyor. İşte İbrahim bunu çok daha farklı bir tarzda şekillendirebiliyor. Ya da bazı şairler var, toplumun ayrışan taraflarını bir araya getirebiliyor. İşte yaklaşık yedi yüz sene önce nasıl Yunus Emre bunu yaptıysa, yüz sene civarında önce de Mehmet Akif gibi şairler toplumu bir araya getirdi. Yani ülkemizde de ben aslında işi biraz sosyal medyaya getirmek istiyorum. Yani modern toplumun elinde artık telefon var. Telefon tamamen vakit geçirme aracı, ilgilerini bir şekilde orada karşılayabilme aracı haline gelmiştir. Şimdi sosyal medyanın tabii ki farklı farklı boyutları var ama şiirle ilgili olan kısmını aslında değinmek istiyorum biraz. Genellikle yalnızlaşmayla ilgili, kabuğuna çekilme ile ilgili çok fazla yayın var. "Bana mı denk geliyor acaba?" dedim. Ama bununla ilgili başkalarının da dikkatini çeken yerler oluşmuş. Yani yalnızlaşalım. Bir bağ evimiz olsun, bir orman evimizde olsun, kendi başımızı dinlerim, kalabalıktan uzaklaşalım. İnsanı Allah yarattığında yalnız yaratabilirdi. Hazreti Adem'i yarattıktan sonra peşinden Hazreti Havva'yı... "İkisi yeter birbirine." diye düşünebilir. Ama onun çocukları, sonra bizler... Sekiz milyarı bulan insan var. İnsan bu kadar kalabalığın içinde yanlış, yalnızlaşmalı mıdır acaba diye düşünüyorum. Evet, insanlar duygularını kendi içlerinde yaşarlar. Ama şuradan yola çıkarsak: Eskiden derdimizi dostlarımıza anlatıyorduk. Ya da anlatamasak bile oturup birde çay içiyorduk ve bir şekilde rahatlıyorduk, realite oluyorduk. Şimdi her tarafta adım başı psikologlar var. Bu hafta içerisinde de bir tanesini dürü açın yine yeni. Artık insanlar onlara dönmek zorunda. Çünkü derdimizi analtabileceğimiz, dertleşebileceğimiz, birbirimizle hemhal olabileceğimiz ortamları sanki bizden uzaklaştırmak istiyorlar. Yani biraz uzaklara gidelim, kendi başımıza vakit harcayalım, ee kendimizi dinleyelim, çözüme böyle ulaşalım. Evet, bunu yapanlar var. Peki hanımefendimiz Hira Dağı'na gidip oradaki mağarasında kendisi uzdet halindeydi ama kendisini hesaba çekiyordu. İşte Rabiatül Alevi kendi başına bir yerde yaşıyordu. Ama biz erenler diyebileceğimiz, toplumu inşa eden kesimde hep halkın arasına karıştığını görüyoruz. Bu yakın tarihten itibaren Selçuk döneminde böyle, Osmanlı döneminde de fetihler böyle böyle gerçekleşti. İnsanlar kendi inanışlarını, kendi yaşayışlarıyla toplumun tam ortasına girerek gerçekleşti. Yalnızlaşmayla ilgili pek çok sey var. Ben kendime bi kaç tane not aldım. Sadece birer dizesini söylicem. "Yalnızlık bir yağmura benzer." Cemal Süreyya'nın bir sözü bu. Evet, yağmur tane tane yağıyor. Hiç biri birbirine zarar vermiyor. Aynı anda yağıyor. Bir damla düştügü zaman biz yağmur demiyoruz. Yağmur olması için bir araya gelmesi için. Aslında yalnızlığı da söylerken yalnız kalmamanında olmaması gerektiğini, yalnız kalınmaması gerektiğini ifade ediyor. Turgut hocam: "Yalnızlık bir çığlık gibi içimizden yükselir." diyor. Evet, hepimizin bir kaçmak istediği yer vardır. Bunaldığımız, sıkıldığımız, şöyle "oh" diyebileceğimiz bir mekan ararız. Çoğu zaman bu işe yarar gibi görünse de, bir arkadaşımızla sohbet etmenin tadının verdiği tadı bize vermeyecektir. Bize vermiyor en azından. "Yalnızlık hasretin kardeşidir." demiş Ahmet de. Yalnızlık varsa o zaman hasreti artacak. Demek ki çok faydalı değil gibi. Yani sosyal medyada bize verilen şeyler aslında, bu bakış acısıyla söylüyorum, bizi yalnızlaştıran, tek basıma yapan... Aslında aynı inanış, aynı duygu, aynı örneğin vatan sevgisi diyeyim ya da birlikte olma sevgisi, birlikte olma duygusu, birlikte bir işi başarabilme duygusu sanki bizden alınmaya çalışıyormuş gibi. Birazda böyle işin farklı olarak söylemeye çalışayım. Bizi tek tek parçalara ayıracaklar ve bizi tek tek yutacaklar gibi geliyor. İnsanlığımızı böyle böyle kaybedecekmişiz gibi geliyor bana. O yüzden yalnızlaşma duygusuna kendimizi çok fazla kaptırmamamız gerekiyor. Pek çoğumuzun hayalinde emekli olunca yasayacağımız köyümüz, oraya kuracağımız evimiz ve tek basımıza sallayacağımız kazmamız vardır. Allah kimseyi yalnız bırakmasın. Şiirin farklı bir boyutu vardır. Çok uzatmiyim, 7-8 dakika oldu sanırım. Sizi de çok sıkmak istemiyorum. Hocam Abdurrahim Karakoç'tan bir şiirle başlıyorum, bir şiirle bitirmek istiyorum müsaadeniz olursa. Genelde erkekler kadınlara şiir yazar ama ben Abdullah'a yazdım şiiri. Abdullah da Allah'ın huzuru demek. Herhangi bir kulu. Tren arası, kehribar soluğu. Kehribar tesbihi... Aslında çok açıklamak istemiyorum ama. Tren arasında, tren yolculuğundaki boşluklar. Buradan yola çıkarak birazda anlamda bulunmaya çalışalım. Bu yüzden dedim, Bu yüzden bütün sanrılarım. Suya üfledimse, korkudan kaçışlarım. Toprağı öptümse, kehribardan çekişlerim tutkabilirimden. Geçişini izlediğim bütün trenler, esmerimce yeşille kahverengine. Bütün avucumu yüzüme sürüp, gözlerimi göğe çıkarmadan. Göğüsümün der kenarına içleştirdim çekti ellerimden. Abdullah duy beni, sana kara değil belki ama. Dumanı üstümde sıcak bir somun ekmek gibi. Yeşil ovalardan ve tepesi ilk yargılamış dağların kucağından bir tren getirdim. Kehribar çek istedim, tutsun seni burada. Göğüsün del kenarının işlediğim o yerde, sıcak bir ekmeği bekler gibi bekliyorum seni. Bu yüzden bütün sandılarım, işte bu yüzden. Gün doğumunu beklerken, trenlerin gelişiyle uyandırışların olsun diye. Bacaklarına buz tuttuğunu görmüştüm ben. Henüz ısıtamamısken baktığım ellerini, gölgede bir dal gibi Abdullah. Korkutuyor gelmeyişin beni. Sandılardan, yansımalardan, korkulardan kurtar beni. Bütün kelimelerin dağılmış kehribar gibi. Toplanmayı beklerken, gidişin değil, gelmeyişinle dağıtma beni. Bu yüzden sandılarım, işte bu yüzden. Sesini duyamadığım çığlıkların varken. Karanlıkken, aydınlıkken Abdullah. Ellerimin üstüme dokunup kaçıyorken. Bir rüzgar gibi, titreyişime neden olan gelmeyişinle dağıtma beni. Teşekkür ederim.

Related Articles: