Celal KARACA-Bafra’da Edebiyat Dergiciliği

 

Celal Karaca:
Hoş geldiniz.
Aşağıda gelecekler var... Bu kadar genç okurumuzun olması beni mutlu ediyor. Evet, bugün edebiyat, dergicilik ve edebiyattan bahsedeceğiz.
Aslında Bafra bu konuda çok zengin değil. Edebiyat dergisi olarak ilk dergi, tam olarak bir edebiyat dergisi olmasa da, 1935'te çıkan Halkevi dergisi Altın Yaprak. Altın Yaprak, Ali Hankul ve Erkan Yıldırım'ın gayretleri sonucunda çıktı. Yirmi dokuz sayının tıpkıbasımı yapıldı. Altın Yaprak dergisi aslında tek başına bir edebiyat dergisi değil. İçinde kültür, sanat, sağlık, spor, moda; aradığımız her şey var. O dönemin Halkevi dergilerinin temel özelliği bu zaten: Sadece kültür dergisi değil, aktüel konular da var, spor konuları da var.
Otuz altıncı sayıdan sonra devam edemedi. Sanırım dijital devam ediyor şu an...
(Dinleyiciye dönerek) Yok, bizde devam etti, kapandı, kapandı.
Şimdi edebiyat dergileri edebiyat için çok önemlidir. Cemal Süreya bunu...
(Dinleyiciye dönerek) Bu vesileyle biz de kontrol edelim. Lütfen telefonlarınızı sessize alın.
Celal Karaca:
Evet. Cemal Süreya, edebiyat dergileri için, "Edebiyatın laboratuvarıdır," der. Çok doğru bir söz. Çünkü eğer bir şeyler yazıyorsanız, özellikle gençler şiir, öykü, deneme ve benzeri şeyler yazıyorsanız, öncelikle bir edebiyat dergisinde yayımlamanız gerekir. Doğrudan kitap olarak bastırmak bana göre çok doğru değil. Neden doğru değil?
Siz ilk kitabınızı bastırdığınızda, herhangi bir dergide görülmedikten sonra insanlar "Ben bu yazarı tanımıyorum, yabancıyım," diyecek. Ama dergilerde yayımlandıktan sonra kitap olarak basarsanız, dergilerden bir göz aşinalığı olacak. Okur, "Ben bu yazarı tanıyorum. İşte A dergisinde ya da B dergisinde ben şiirlerini, yazılarını okudum," diyecek.
He, şöyle de yapabilir: Dergilerde yayımlamadan kitap da yayımlayabilirsiniz. Ama arkanızda güç yoksa; diyelim bir basına, dergilere ilan veremezseniz, derginin kapağını ilan olarak veremezseniz, gazete köşelerine, sosyal medyada yayınlama gücünüz yoksa çok da tanıtma imkanınız, gücünüz kalmaz.
Yine Cemil Meriç'in güzel bir sözü var dergiler konusunda. Dergiler için "Ne tefekkürü bir şey değil. Medeniyetin büyük tefekkürüdür," der. Cemil Meriç...
Yine felsefeci-yazar Coşkun Onuk'un güzel bir sözü var: "Edebiyat dergileri, edebiyatın oksijen çadırıdır," der. Yani edebiyat dergileriyle biz edebiyatta nefes alıyoruz ve yazdıklarımızın kısa sürede okura ulaşması, dergiler aracılığıyla ulaşması çok önemli. Bize yeni ufuklar açar, yeni dostluklar kazandırır.
Şöyle bir söz vardır: "Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi?" Aslında ikisi de geçerlidir. Hele çok okuyarak çok gezerseniz, daha çok bilgilenirsiniz. Gittiğiniz yerleri daha iyi tanırsınız. Gezeceğiniz yerleri önce öğrenmiş, tanımış olursunuz.
Edebiyat dergiciliği gerçekten Samsun’da gelişmiş. Bafra’da olmasa da... Bafra’da, söylediğim gibi, toplam işte üç edebiyat dergisi var. Altın Yaprak dergisini sayarsak dört dergi yayımlanmış bugüne kadar. Ama Samsun'a baktığımızda, Samsun'da Cumhuriyet öncesi sadece üç edebiyat dergisi var. Cumhuriyet sonrası, özellikle 90’lı yıllarda dergicilikte önemli bir gelişme oluyor. Özellikle üniversite öğrencilerinin çıkardığı dergiler var ama çok uzun ömürlü olmuyor. Üç sayı, beş sayıdan sonra kapanmak zorunda kalıyor. Öğrenci dergisi olduğu için üniversite bitiyor, öğrenci gidiyor, tayini çıkıyor, atanıyor, başka yerlere gidiyor, kaldığı yerden devam edemiyor. Ekonomik olarak da tabii ki etkiliyor.
Emek dergiciliği... Yani, özellikle son yıllarda yayıncılık çok zorlaştı. Mesela ben dergiyi çıkarmaya başladığımda, emekli maaşım 1.500 liraydı. Bin liraya basılıyordu. Emekli maaşımın bin lirasını veriyordum, dergiyi bastırıyordum. Şimdi emekli maaşı 16 bin lira. Derginin basımı 22 bin. Bir o kadar da matbaa giderleri oluyor. Ne diyeyim, işte yazara telif edemesek de yine bir gider oluyor. Gerçekten çok zorluyoruz, zorlanıyoruz artık dergicilik konusunda.
İsterseniz şey yapalım. Karşılıklı soru şeklinde yaparız. Gençler, sorusu olan var mı? İçinizde yazan var mı? Onu sorayım size. Şiir, öykü...
Dinleyici: Evet, benim bir tane şiirim... 23 Nisan'la ilgiliydi.
Celal Karaca: Birinciliği aldı. Evet. Yazmaya devam ediyor musun? İnşallah. Okuyorsun. Sen öğrenci misin? Bravo. Peki, kitap okuyor musun? Evet. Yani yazıyorsan, çok iyi okuman gerekiyor. Gerçekten yazmak için sadece şiir okumamız, öykü yapıyorsak öykü okumamız yetmiyor. O konuda yazılmış kuramsal yazılar da okumamız gerekiyor, daha zengin bir ürün ortaya çıkarabilmek için.
Evet, başka sorusu olan var mı? Hiç bozulmadı.
Dinleyici: Celal Ağabey, ben hiçbir edebiyat dergisine hikâye göndermedim. Sizinle tanıştığımda çok memnun oldum. Öyle duyuyordum işte, "Hikâyeleri şurada yayımlandı, burada yayımlandı," diye. Ben de göndersem yayımlar mısınız hikâyelerimi?
Celal Karaca: Editörümüz okuyacak, ona göre yayımlayacak. Beğenilebilir. Teşekkür ederim.
Buyurun, değerli hocam. Çok zamandır görüşüyoruz. Çok sohbetlerimiz oluyor, beraber çalışmalarımız oldu. Bir sahaf dükkanı... Dükkanı da demek istemiyorum artık ben öyle de demek istemiyorum ama bir sahaf dükkanı projemiz vardı. Bafra’da geldiğinizde vardı. Bafra’yı terk edip Samsun’a gittiğinizde de vardı. Hazırlıklar yaptınız. O açıdan bize bazı bilgiler verirseniz sevinirim. Yok olacak mı?
Celal Karaca: Valla Bafra’da çok cesaret edemedim. Kirayı bile çıkaramam diye korktum. Ama Samsun'da kesin netleşti artık. Samsun'da sahafı açacağım. Sermayem kendimden zaten, iyice bir sermaye geliyor.
Şey, aslında sahafa başlama sebebi... Birçok insanın şöyle bir korkusu var: Mesela ben tek başıma yaşıyorum. Seksen metrekare bir dairem vardı bu haftada. Balkonlar doldu, artık evin içi doldu ki balkonlar da doldu. Kitap, dergi, gazete... Evin altında bir depo var, orayı sahaf yapacaktım. Sonradan vazgeçtim. Yirmi altı metrekarelik depo da şu an dolu.
Düşündüm: "Ya ben bunu yarın... Hepimiz öleceğiz. Ben öldükten sonra bunlar ne olacak?" Her yazarın, şairin böyle bir kaygısı var. Benim oğlumun çok okumakla şeyi yok. Çok iyi okur bir okul değil. Ben öldüğümde çağıracak bir kamyonu, o gelip sahafa ya da ikinci elciye gönderir. Gerçi sahafa verir, şey değil, buraya vermez. Onu biliyorum. Ben düşündüm: "Ya" dedim, "Bana imzalı kitapları, işte benim yazma sürecimde bana katkısı olacak kitapları kendime bırakayım. Sahaf açayım, bunları" dedim, "şey yapayım. Harcım da çıkar belki." Bir de sahafın benden şöyle bir izi var: Orada çok iyi dostluklar kuruluyor, çok iyi kitap dostları geliyor. Etkinlik yapabiliyorsunuz. Mesela benim şu an Samsun’daki dükkan 55 metrekare. Şey yapacağım, orta alan etkinlik alanı olacak. Böyle 15-20 kişinin oturabileceği, böyle söyleşi yapabileceği... Hani benim şeyimdeki tabelam olacak. Camda: "Ayda üç dört etkinlik yapacağım." Mesela gelirsen, işte haftaya İdris Sara, Neyzen Tevfik'i anlatacak. Cemil Baskın da Samsun'un matbaacılığı, gazeteciliğini anlatacak. İşte Yaşar Ural diyeceğiz, "Gel, edebiyat dergiciliğini anlat." Ne bileyim, İlyas Hoca'nın Sivas'tan Sinop'tan yolu düşecek: "Hocam, şiir ve şiir üzerine, roman üzerine konuşalım," diyeceğiz. Böyle bir hayalim var. Yoksa çok buradan ben para kazanayım diye bir derdim yok. Orası kültür ortamı olsun istiyorum. Yazan insanlar gelsin, şey yapsın. Gerçekleşti, İdris Ağabey kesin artık, kesinleşiyor.
Evet, buyurun.
Dinleyici: Roman yazdığımı düşünmedim ama bunu kimse bilmiyor. En iyi, en kötü olduğuna kim karar verecek?
Celal Karaca: Okur karar verecek. İkincisi de edebiyat eleştirmenleri karar verecek. Okuyanların edebiyat dergilerinde yazması, eleştirmesi olumlu ya da olumsuz... Onlar karar verecekler. Öncelikle okur tabii beğenecek, kitabın satışı olacak, yeni baskılar yapacak. Eleştirmenlerin eleştirileri şey yapacak. Yani korkmayın. Tabi korkmayacaksınız. Tabi sürekli yazacaksınız, yırtacaksınız, yazacaksınız, yırtacaksınız, tekrar yazacaksınız. Beğenmeyeceksiniz onu kenara atacaksınız, yenisini yazacaksınız. Ama çok da yırtıp yırtıp yeniden yazmak sizi tanıtabilir. Evet, rica ederim.
Dinleyici: Abone olabilmemiz için ne yapmamız gerekiyor ve bize nasıl ulaşıyor? Kargo ücreti falan bize mi ait oluyor, biz gelip sizden mi alıyoruz?
Celal Karaca: Ben aslında Samsun'da Bafra'yı elden dağıtıyorum. Abone olmak için de ben sizi bulurum. Şeydi, gerçekten o dağıtım sorunu çok... Benim sürmeye başladı. Onu biz Türkiye'de şöyle çözdük: Özellikle büyük kentlerde temsilciliklerimiz var. Temsilci arkadaşımıza toptan gönderiyoruz. O da ekonomik oluyor. O belli kitapevlerine onların adına bırakıyor. Ben buradan hepsini poşetleyip üzerine ismini yazıyorum. Örneğin, İzmir'de Tamir Kitabevi, İstanbul'da Mefruşat, Ankara'da Ana... Oralara gönderiyoruz, oradan alıyorlar. Biraz yükümüzü azalttılar. Kitabevlerine göndermeyi bıraktım, geliyordu çünkü. Üç tane şubesi var. Regista İstanbul'da. Yani isim vermekte sakınca görmüyorum. Dergiyi gönderiyorum kargoyla, dergi satılıyor, satılanın parası gelmiyor. Satılmayan derginin iade edilmesi gerekiyor, o da gelmiyor. Ben de bu sefer hiç olmasa kargo parası cebimden gitsin dedim, dergi göndermeyi kestim. Sadece abone protokol dergi göndereyim.
Şimdi buyurun.
Dinleyici: Bazı sorular soruyoruz. Geçenlerde bir yazar arkadaşımızdan bir küçük bir kitabı geldi bana Bin Sultan hakkında. Orayı, Evciler'i anlatan güzel bir kitap yazmış. Üzerinde hatta Bafra'da bu konuyu işledim. Üzerindeki fiyat 170 liraydı. O çok daha bir dergi. Sizin bastığınız dergilerden, önünüzdeki dergilere kadar var. Yok, 170 liraydı. Bu konudaki düşüncelerinizden... 170 liralık bir... Bana gelecek imkânsız bir şey. Elden dağıtıyorsunuz, yalnız Bafra, yalnız Samsun bunu okuyor. Biz bunu, biraz evvel arkadaşla sorduğu gibi, biz bunu işte şehirler arasına hatta yurt dışına ulaştıramıyoruz. Bu da çok dar alanda kalmıyor mu? Ona nasıl bir çare düşüneceğiz? Hangi yetkili, kimler bu? Kitap üzerindeki... Daha önce defter, tetkik müdürlüğü yaptığım zamanlarda kitaplarda bir %1 indirim vardı. Bayağı bir indirim vardı ama çok az. 170 lira. Yani inanın, bu yeni daha bu sene bana gelen, Ocak veya Şubat ayında bana gelen bir küçük bir derginin PTT ücreti. Bunu nasıl düşünüyorsunuz? Ne yapmalıyız? Ne yapılmalı? Yetkililere ne demeli?
Celal Karaca: Vallahi şu an en uygun kargo şirketi kamu kargosu olan PTT Kargo ama o bile kasıyor insana. Şu an kampanyadan gönderiyoruz biz. Kitap kampanyasında 80 lira. Mesela gidip bir özel kargoyla göndersen, 150 liraya gidiyor. Derginin zaten fiyatı 150 lira. Şunu 150 liraya gönderiyoruz. Mesela PTT Kargo'yla göndersem, ben dergi... 750 lira yıllık aboneliği, 480 lirası sadece şeye gidiyor, kargoya gidiyor. Onun matbaasını, vergisini, Ankara'dan kargoyla gelmesini hesaplamıyorum.
Bunun çözümü aslında, kültür hizmeti yapılan şeylerin cüzi bir şey oluyor, fiyatı olur, karşı PTT... Düşünmeleri lazım uygun fiyatlarla. Yoksa aslında bizim ücretimiz de, işte çalışanların, emeklilerin ücreti de şu zamlara oranla artsa, hiç bunu dert etmeyeceğiz, bize dokunmayacak. Ama ücretler çok geride kaldığı için müthiş şekilde biz kitap fiyatları, dergi, gazete fiyatları bizi sarsıyor, ciddi anlamda sarsıyor.
Dergi dağıtımına gelince, bizim dergi aslında Türkiye’nin her tarafına giden bir dergi. Mesela Kars'ta da bir tane, iki tane olsa da abonemiz var. Hakkâri'de de var. Ne bileyim, Edirne'de de var. Bizim Türkiye genelinde 250 tane abonemiz var. Bu büyük şehirleri şeyleri çözdük, temsilciliklere göndererek çözdük. Ama tekli iller için bunu yapamıyoruz. Mesela Kars'ta iki abonemiz var, ona tek tek adrese göndermemiz gerekiyor. Açıyor, bu da yükünü arttırıyor. Ciddi bir kargo masrafı oluyor. Ben dergi çıkarken aslında şeyi düşünmüştüm: "Derginin Karadeniz dergisi olursa, birkaç yıl devam ederse, iyidir, yeter." Dergi bizi de şaşırttı. Şu an Türkiye’nin bilinen önemli dergilerinden birisi oldu. Bu anlamda artık biz, "Abone yapalım," falan demiyoruz dışarıdakilere. O, kendine, işte sosyal medyada görüyor. Gazetelerde zaman zaman röportajlar yapılıyor, yazılar falan yazılıyor. Onlar da etkili oluyor. Bir gazetede dergiyle ilgili bir yazı çıkması ya da sizin kitabınızla ilgili bir yazı yayımlanması, mesela bizim dergi en az beş altı tane abone kazandı. O iletişim çok önemli.
Evet, Yaşar Hocam. Edebiyat dergiciliği hakkında sizden bir şeyler alalım. Özellikle bu kargo konusunda da herhalde...
Yaşar Ural (Dinleyici): Şöyle bir teşekkür ederim. Söz verdiniz. Celal Bey, 2015'te başladı. Biz de 2016 yılında başlamıştık dergi dergiciliği çıkarmaya, 2016 Mayıs'ta. Şimdi o zaman bir rakam vereyim size. Derginin satış fiyatı on liraydı. Ama gönderilme üç liraydı. Yani çok iyiydi, göndermek o kadar problem değildi. Basım maliyeti de çok fazla gelmiyordu. Mesela bir tane dergi 2.000 liraya basılıyor, 2.500 liraya basılıyor. Ama bu son üç dört yıldır enflasyon ortamı o kadar arttı ki, bu gönderiler derginin satış fiyatını geçmeye başladı. Dolayısıyla bu, zaten az olan edebiyat dergisi okurumuzu biraz daha azalttı. Bir de böyle olunca dostlar arasına dönmeye başladı. Yoksa devam ettirebilirdik. Ama yani sürekli insanlara alıp "Aboneniz devam eder misiniz?" demekten yorulduğumuz için biz de bıraktık. Yani bırakma kararı aldım. Doğru yaptığımı düşünüyorum. Çünkü bu işler biraz zorlamayla olacak işler değil. Son üç yıldaki ekonomideki bozulma, bu maliyetlerin artması birçok edebiyat dergisini zor duruma soktu. E onlar da biraz edebiyat dergiciliği deliliktir, diyelim. Yani bana sorarsanız onu, delilikten kastettiğim tutku anlamında söylüyorum. Yani maliyeti falan düşünmeden yapan çok insanlar var. Biliyorum. Mesela Kayseri'deki arkadaşım düzenli sayıya ulaştı. Onun için bir yazı istemiş, gönderdim. Orada da ifade etmiş. Evet, sağ olsun. Onlar mesela bu şekilde yürütüyorlar. Başka yayıncılık faaliyetleri yaparak oradan belki götürmeye çalışıyorlar. Ama dediğim gibi, yani bu maliyetlerle yürümek zor. O yüzden birçok dergi açılıyor, kapanıyor. Dediğiniz gibi üç sayı, beş sayı... Ama maşallah, inşallah Edebiyat Nöbeti devam eder. Bafra'da olaylar tamamlanır, inşallah katkılarımız olur.
Celal Karaca: Şimdi... Şu... Evet, ben bir sorayım.
Dinleyici: Buyurun, yazdığınız kitap var mı, Hocam?
Celal Karaca: Var. Ben 20 sene İstanbul'da yaşadım. O süre içinde Türkiye’nin önemli yazarlarıyla, şairleriyle... Çok geniş yelpazeli: karikatüristler var, sinema oyuncuları var. Onlarla yaptığım röportajlar var. Onları hep yaklaşık 20 yıldır böyle bilgisayarımda duruyordu. Bilgi Yayınevi beni aradı, basmak istediklerini söylediler. Geçen sene yayınlandı. Burada stantta filan var. İmza günü yapacağım. Söyleşi kitabı, röportajlar. Evet. Sizin yanındaki arkadaşımın adını söyleyeyim, kitabınızda kalmasın. Kalmasın. Evet, bu öğrencimize...
Dinleyici: Yazar, yazarken her... Ben şiir yazmıyorum ama şiir yazarken yaşadığın her şey etkiler. Aslında o duyguları kaleme dökmek istersin. Oturmamaktan kaynaklanıyor.
Celal Karaca: Şey söyleyeyim. Aramızda çevreden şair var. O yanıtlasın o zaman. Şimdi bir şey söyleyebilir miyim?
Dinleyici (Şair): Tabi, tabi. Şiir yazarken böyle... Şiirin aslında bazıları şöyle bir yanılgıya kapılır bence: Yani coğrafi bir mekanda, bir manzarada, bir deniz kıyısında, bir dağ başında falan yazabilirim. "Aaa, burada ne güzel şiir yazılır," falan gibi düşünülür. Ama ben şiirimi dört duvar arasında yazıyorum mesela. Çünkü insanın bilinç dünyası, o bilinç ve beyin en güzel cennetleri, en güzel manzaraları yaratabilir. Şiirde aslında bilinçte olup biten bir gelişme... Mekanla bir ilgisi yok, bilinçle ilgisi var. Düşünceyi...
Ben bu arada edebiyat dergiciliği için birkaç söz etmek istiyorum. Sevgili Celal'i derginin başlangıcından beri biliyorum. Sizin de bahsettiğiniz gibi dergi çıkarmak gerçekten pek akıllı işi değil, açıkçası. Müthiş bir özveri olabilir. Dediğiniz gibi, burada iki örnek karşınızda ama Türkiye genelinde onlarca belki örnek verilebilir. Çoğu kendi, yani bu tutkuyla birlikte kendi ekonomik gücünü zorlayarak çıkarıyor arkadaşların çoğu. O nedenle desteklenmesi mutlaka gerekiyor.
Ben Edebiyat Nöbeti için şunu demiştim: "Adı güzel dergi," demiştim. Bu arada Edebiyice’yi de biliyordum. Edebiyice o da çok güzel bir dergi ama Edebiyat Nöbeti'ne "Adı güzel dergi" diye bahsetmiştim. Şey bir dergi oldu tabii. Yani Türkiye genelinde bu ulusal statüde bir dergi oldu. Gittikçe, tabii, nitelik yükseldi. Şu anda Türkiye'de çıkan edebiyat dergileri içinde saygın bir yeri var. Bu nedenle de şeye tabii üzüldüm. Edebiyice'nin kapanmasına üzüldüm. Bildiğiniz koşullar maalesef zor oluyor. Ama kendisiyle gurur duyuyorum. Edebiyat Nöbeti'nin devam etmesini temenni ediyoruz. Ama umarız yani koşullar zaten elimiz... Biliyoruz. Evet, umuyoruz.
Evet, evet.
Dinleyici: Hocam, yazarlık dışında yaptığınız bir meslek?
Celal Karaca: Emeklilikten önce değişik şirketlerle çalıştım. Emekli işçiyim. Millet öğretmen sanıyor ama işçi emeklisiyim. En son yurt çıkarmada çalıştım İstanbul’da. Emekli olduktan sonra da bir dokuz sene bakanlık yaptım. Şimdi emekliyim. Dergiyi çıkarıyorum, işte yazıyorum, okuyorum. İşte dediğim ikinci meslek olarak sahafa başlayacağım. Hayatım böyle. Ben teşekkür ederim.
Evet, aramızda kalmasın. Kitabı, o röportaj kitabı stantta var, aşağıda.
Evet, buyurun hocam. Sahacılığı biraz daha açar mısınız? Bizden istediğiniz bir şeyler var mı?
Celal Karaca: Sizden istediğiniz şey... Kitaplarınızı tasnif edince aklıma geldi. Kısa bir katkıda bulunabilirim.
Dinleyici (Cemil Baskın): Şimdi ben arkadaşlara özellikle bir derginizi alayım. Şimdi sevgili arkadaşlar, benim adım Cemil Baskın. Ben kırk yıl bu meslekte bulunan bir arkadaşınızım. Otuz yıl yayıncılık... Matbaam vardı bir dönem. Yani o da otuz küsur sene. Matbaanın toplamı kırk sene elimdeydi. Otuz sene bir gazete yayınladım Samsun'un yerel gazeteleriyle mücadelesini... Nereye gideceğim? Şöyle söyleyeyim, bilen bilir, bilmeyen bilmez: İlhan Selçuk kendi köşesinde "Samsun'un Cumhuriyeti" diye yazmıştır. Yani öyle bir gazete.
Şimdi burada kargodan ve ekonomik verilerin çok yüksek olmasından bahsettik. Türkiye öyle bir noktada ki, özellikle yayıncılık çok zora düşmüş. Birçok durum var da böyledir ama yayıncılık çok ileri düzeyde, çok limitli, çok yüksek düzeyde zora düşmüştür. Neden zora düşmüştür? Şimdi edebiyat dergisini almış, şunu gördünüz: Dergi... Dışa bağlı olmayan hiçbir şeyi yoktur. Nedir efendim? Kağıdı, filmleri, kalıpları... Bunların hepsi ithaldir. Biz eskiden bir yayıncı olarak söylüyoruz: Biz eskiden Dalaman'ın kağıdını kullanırdık, SEKA'nın kağıdını kullanırdık. Hatta bir ara kuşe üretimi, kuşe çok zor bir üretimdir, kuşenin üretiminin bile Türkiye'de yapılan bir yapısı vardı. Şimdi nasıl biliyor musunuz? Samanı bile ithal ediyoruz diyorlar ya... Bu yayıncılıkta, kitap basımı ve dergi basımında ithal olmayan hiçbir şey yoktur. Hepsi dışa bağlıdır. Ve onun için de eskiden PTT ile biz gazetelerimizi gönderirken Türkiye'nin her tarafına gönderirdik ve PTT'ye giderdik. PTT müdürü bilirsiniz, Sayın Hoca, yaşınız müsaitse tanımıyorum ama... Ve indirim vardı, inanılmaz bir indirim vardı. Sonra Sabancı kartı olan, yani biz hani şey işte, telefon tenzilatlarımız vardı, ev, iş yeri falan... Bunların hepsini kaldırdılar. Yani daha doğrusu son yıllardaki iktidar şeyinde... Onun için bugün yayıncılık yapmak, ben bir de Samsun'da, pardon Bafra'da sık sık gelen bir insanım ama ben bu müzeyi ilk defa yarattım. Hayran oldum Tütün Müzesi'ne. Yani yayıncılık yapmak nasıl biliyor musunuz? Bir müzeye konulacak bir adamdır nihayetinde. Onun için Celal Bey, ben tüm zamanında bir alkış almak... Türkiye genelinde bu dergiyi tanıtmak ve bu hale getirip yaşatmak çok zor bir olaydır. Teşekkür ederim. Bu dışa bağımlılıktan dolayı yayıncılık yapmanın kriterlerini, bilgilerini sunmak istedim. Teşekkür ederim.
Celal Karaca: Şimdi Cemil Ağabey övgü alınca şey aklıma geldi. Sadece hani matbaa sıkıntısı, kargo falan diyorduk ya, son zamanlarda bizim bir de şey, tasarım sıkıntımız çıktı. Ara sıra Cemil Ağabey'i sıkıştırıyoruz. Bu sayının tasarımını Cemil Ağabey, onun elinden çıktı. Zaman zaman kapısını çalmak zorunda kalıyoruz. Sağ olsun. Şimdi şu diye 150'ye gidiyor dedim ama bunun...

Related Articles: