Gülseren AKTAŞ-Türkiye’de Kadın Olmak, Kadın Gözüyle Kadın
-Gülseren Aktaş: Beni çoğunuz tanıyorsunuz ama, yinede tanımayanlar vardır içimizde. Ben Gülseren Aktaş Bafralı'yım, Bafra'da doğdum, Bafra'da okudum, Bafra'da öğretmenlik yaptım, Bafra'da emekli oldum, Bafra'da özel okulda çalıştım, Bafra'da yazar oldum, ödüller aldım. Hep bafralıydım. Hala bafralıyım. Bafrayı çok seviyorum. Şimdi bugünkü söyleşimizi biraz hızlı gideceğim. Arada çok anularım var dı anlatacaktım ama, şimdi arkadaşlar ıı Samsun'dan gelenler var. Onlara ayıp olmasın, zamanlarını çalmak istemediğimden bugünkü konumuz "Türkiye'de kadın olmak ve kadını kadın gözüyle anlatmak." Şimdi Türkiye de kadın olmak, çok farklı bir duygu. Hem çok güzel, hem çok meşakkatli bir yol, hem stresi çok, acısı çok. Türkiyenin kadınları... Atatürk'ün şöyle bir sözü vardır: "Hiçbir memleketin kadınları Anadolu kadınları kadar cefa çekmemiştir. Demokrasi ve cumhuriyet için emek vermemişlerdir." Bu söz bizim için kulağımıza küpe olabilecek bir söz. Gerçekten kurtuluş savaşında da ve savaşı'ndan sonra da kadınlar memleketin yeniden inşa edilmesinde çok büyük emekleri var. O kadar büyük emekleri var ki ben daha çok yaşlılardan dinlediğim zaman diyorum ki, "Biz hiçbirşey yapmamışız." Onların yaptıklarını yapmadık. Cephede mermi taşımadık, çarık dikmedik, bayrak dikmedik. Onlara ekmek yapıp fırınlarda, fırının dumanını hissettirmemek için üfleyerek, közü üfleyerek ekmek yapmadık. Şimödi biz böyle bir memleketin kadınlarıyız. Şimdi gelelim aile için deki kadını çok irdelemek istiyorum. Dünya da kadınlar, kadınları aynı zaman da erkekleri de kadınlar doğuruyor. Bu bizim için çok özel bir şey olması lazım. Ama ne yazık ki biz kadınlar (konuşurken takıldı) kadınları da yetiştiremiyoruz erkekleri de. Nedeni şöyle: Bakın hepiniz düşünün, elinizde bir erkek, bir kız çocuğu olsa ve bu erkek çocuğu siz, kız çocuğu da sizin kız kardeşiniz olsa. Ev hayatına baktığınız zaman şöyle bir şey var. Erkek hep önde. Neden? Neden hep erkek önde de erkek su istese hani ilk çocuk su istese, ablaya gid- ablaya "ablası ona bir su ver." bir bardak su götürür. Veya başka bir olayda yine kızlar hep ezilerek büyür, bunun sebebi de şu. Kızlar hep eğitimlerinde basılmayı, baskı altında kalmayı, birine bağımlı olarak yaşamayı öğrenirler. Bunun en güzel örneğini biz evcilik oyununda görürüz. Kızlar evcilik oynarken hemen anne olur, annenin yaptıklarını yapar. Erkekler de baba olur, babalar gibi kabadayılık yapmaya başlar. Tabanca erkek çocuğa verilir, bebek kız çocuğa verilir. Erkek çocuğu tabancayı eline alınca neyi öğreniyor? İnsanları öldürmeyi öğreniyor. Kız çocuğu da bebeği kucağına aldı mıydı, gelin olmayı, çeyiz yapmayı, işte gittiği zaman kocasına hizmet etmeyi, kocasın- kocasının her dediğini yerine getirmeyi. Evde bir demokrasinin olmadığı bir dönemdir o. Erkek ütü yapmasını bilmez ama kadın tır şoförlüğü yapabilir, öyle değil mi? Yapar. Erkekler şöyle bir şey söylüyorlar: "ee benim torunum inşaat mühendisliğini kazandığı zaman eşinin yani babasının babannesi ona şunu söyledi: 'kızım sen tuğla taşıyamazsın.'" Yani inşaat mühendisi olmak için erkek olmak gerekiyor. Tamam bir çok şeyleri atlattık, çok şekilde bir şeyleri değiştirdik ama hala değiştiremediğimiz o kadar çok şey var ki. Saygıyı, sevgiyi bir kere değiştirmemiz gerekiyor. Önce insan kendini sevecek. Kendini sevmeden bir başkasından seni sevmesini bekleyemezsin. Kendini seveceksini, sonra senin sevilmeni bekleyeceksin. Bir de kadınlar kendi hikayelerini yazmalı. Ben kendi hikayemi yazdım. Nasıl yazdım? Yıllar sonra, aklım başıma geldi belki. Öğretmen okulundayken 3. sınıftaydım, Şerif Diken edebiyat öğretmenimiz... Bir kompozisyon yarışması açıldı ve bu kompozisyon yarışmasın da ben bir annenin... Tabi o zamanlar hepiniz hatırlıyorsunuz, cep telefonları, ev telefonları yok, postane'den bağlanılıyor. Biz postaneyi arıyoruz, postane bizi bağlıyor. Tabi Bafra'da da babamın evinde telefon olmadığı için, ordan hatırladığım için yazdım. Babamı postaneye çağırıyorlar, postaneci tekrar bizi bağlıyor ve konuşuyoruz. Böyle bir kadının çocuğu hasta ama bir türlü postaneyi düşüremiyor. Düşüremediği için çocuğunu, hasta çocuğunu sırtına alarak hastaneye götürürken ki eziyetlerini, cefasını, üzüntüsünü yazdığım bir konuydu ve öğretmen okulları arasında ben bu kompozisyonla birincilik ödülünü aldım. Bu Şerif İken beni yanına çağırdı, dedi ki: "Artık seni ben (artık son sınıftayım ya) edebiyat öğretmeni olarak görmek istiyorum. Kontenjanın bir tane çünkü Samsun öğretmen okulunun üzerinde de eğitim enstitüsü var. Bir kontenjanım var ve onu sana kullanacağım." dedi. Ve ben sevinerek Bafra'ya geldim Samsun'dan ama çok büyük bir hatam var dı o zaman. Şimdi hata olarak görmüyorum ama Hidresi hemen isyan edecek. Eşimle nişanlıydım. Gizli. Tabi bizler de liseli olduğumuz için bu gizliydi. Arabada minibüs ile birlikte geliyoruz Bafra'ya. O da bir Veteriner Sağlık Teknisyenleri okulunda. Aramızda kürdünçayı var. Böyle bir hayat işte. Dedim ki: "Ben eğitim enstitüsüne devam edeceğim." Şimdi şöyle bir sorun var. Ben eğitim öğretmen okulundan direk geçebiliyorum. Ama o biz lise park dersleri vermemiz lazım. Başka bir üniversiteye gitmek için. Lise ders farklarını vereceğim de, değişir verip veremeyeceğim de belli değil. "Sen eğitim de 4 sene okuyacaksın." "Yok gülüm." dedi "bu iş burda kalır." Ben boyun eğdim, boyun eğdim, "tamam" dedim. Pazartesi sabahı Şerif Bey beni yanına çağırdı, dedi ki: "Babandan izin aldın mı?" Dedi. "Yok öğretmenim" dedim. "Babam izin vermiyor. Çünkü biz 6 kardeşiz, işçi ailesinin kızıyım. Kardeşlerim var, beni okutursan onları okutamam." Böylece yok dedim. Ve dedi ki: "Ben okutacağım. Ben sana burs vereceğim." dedi. Ama bu taraftan tabii yani bir hayırı duydum. Yıllar geçti, ben ilkokul öğretmeniyim, her gece plan yaparız. Plan yaparken de ben o günün olaylarını yazarım, kenara koyarım. Bu yazdıklarımı eşim bilmiyor, iki çocuğum bilmiyor, hiç kimse bilmiyor. Ben sadece o ajandaları yazar... Çünkü sağolsun bankalar o zamanlar kalın kalın ajandalar verirdi bize. Onların içinde sakladım. Yıllar geçti. Emekli oldum. Emekli olunca gerçi ben... Hakkını yemeyeyim eşimin, şimdi burda hakaret olmasın, bak nasıl bakıyor der gibi. "Gideceğim." deseydim izin verirdi. Çünkü biz gerçekten demokrat bir aileyiz, ailenin içinde hiç bir sorun yok. Yemek te yaparız, ütü de yaparız, kim kime... Çünkü çalışıyordum. Kim neyi ne zaman yapacağını e şey yapmazdı. Kim boşlarsa yapardı. Yani o hakkını yemek istemiyorum. Sonra yıllar geçti, öğretmenlik bitti, özel okul bitti ve evde duvarlarla baş başa kalıyoruz. İşte benim için hayat o zaman bitti. Dedim ki: "Ben, ben kadınım. Ben bir şey yapmalıyım." 15 gün sonra 8 Mart Kadınlar Günü vardı. Ben gülleri, karanfilleri topladım. Kadınların organize ettiği diğer gruplarla beraber Bafra'nın caddelerinden geçiyorum. Görenler kayınvalideme gidip söylemişler. Bakın yani bizdeki despotluğa bakın. Kayınvalideme söylemişler. Demişler ki: "Senin gelinin sokaklarda karanfil dağıtıyor. Hadi o kadınlar haklarını alıyor. Senin gelinin her şeyi yapıyor." "Sustum." dedi "Böyle söyleyince bir daha sokaktan çıkmam anne, ben artık sokaktan geri gelmem." dedim. "Ben sokaktayım artık." Bu "sokaktayım" sözü bana bilgisayar aldırdı. Bilgisayar aldı. Bilgisayar aldıktan sonra kardeşimin dükkanı olduğu için o benden önce bir şeyler biliyordu. Bana Facebook açtı. Bakın Facebook açmasını da bilmiyorum. Özel okulda 28 tane bilgisayar var. Sadece program yapmak için başına oturmuşum. Facebook'tan sonra da baktım herkes bir şeyler yazıyor, şu defterleri bir çıkarayım dediğim zaman 7 tane kalın ajanda buldum evde. İçinde yazılar var. Hala arkadaşımın kızı onla- ee bilgisayara geçtiği için onlar biliyor. 7 tane ajanda el yazısıyla, günlük yazmışım, eşime kızmış yazmışım, çocuğuma kızmış yazmışım, isyanıma kızmış yazmışım. Her şey var ve böylece ben bilgisayar ortamından sonra daha sosyal oldum. Herkes bilgisayarda kapandı, ben açıldım. Bana faydası bu olmuş oldu. Sonra Antoloji.com diye bir yerden bana ne bilim işte "arkadaşlık" diyorlar o zaman. Şimdi biliyorum zaten. Arkadaşlık teklifini kabul ettim. Kabul ettikten sonra bir şiirime bir ödül verdiler. Benden nüfus kağıdı ve resim istediler. Bana şairlik belgesi verdiler. Aha da bakın şair oldum. Emekliden sonra demek ki iş bitmiyor. Mücadele, kadın için mücadele her devirde, her yaşta olmalı. Sonra Antolojik.com diye, dün de bahsedildi bu. Antolojik.com diye bir yerden gene Facebook sayfasından bana bir arkadaşlık geldi. Kabul ettim, dediler ki: "Biz seni İzmir'e Konak'taki toplantımıza çağırıyoruz." Çok özür dilerim, "Ay" dedim "Ben manyak mıyım? Kalkacağım Bafra'dan İzmir'e bir internette tanıştıklarımla buluşmak için." Yani yüzlerini görmedim zaten ama onlardan bana hayır dediğim için şöyle bir teklif geldi. Dediler ki: "Sen gelmiyorsun madem, biz geliyoruz. Ben Ege Üniversitesi Edebiyat Bölümü'nden Elcan Kızılay. Tez konum Neyzen Tevfik. Diğer arkadaşım Hüseyin Yaltırık, İzmir hat sanatçısı. Benim tez konum Neyzen Tevfik. Biz Bafra'ya geliyoruz." Sonra dedim ki: "Bir dakika, iki kişi mi geliyorsunuz?" "Yok." dediler. "Yok biz yönetim olarak olduğumuz gibi geliyoruz." "Kaç kişi mi? 27 Kişi." Şok oldum ve "Bir dakika." dedim. Korkmuştum, gerçekten korkmuştum. 27 kişiyi nasıl yatırırım, ne yaparım, hiçbirini bilmiyorum. Sonra kalktım ve şöyle dedim: "Bir dakika, ben size döneceğim." Kalktım Zihni Şahin'in yanına gittim. Zihni Şahin, işte çok severim, benim sınıf arkadaşımdır kendisi, zat devre arkadaşımdır. Eşimin de devre arkadaşı. Olur mu olmaz mı? Bir arkadaşla beraber Kaymakam Bey'e gittik. Sonra dediler ki Abdulkadir Aygün... Lisenin müdürü, devamlı müdürü oldu. Dedi ki: "Abla ya ne merak ediyorsun? Senin gibi bir kadına kim yardım etmez ki?" dedi. "Gel sen benim yanıma, gidelim her şeyi hallederiz." Çok koştuk. Abdulkadir Bey de koştu, İdrisim de koştu (parmağıyla İdris'ini gösteriyor). Yani misafirleri ağırlamak içindir. Çok güzel bir etkinlik oldu. Bakın bazı şeyler para ile yapılmıyor. Hani hep deriz ya "Para her kapıyı açıyor." diye, hayır. Eğer doğru şeyi yapıyorsan, kadınsan, sana inanıyorlarsa... O zamanlar bir Gazzeli vardı neyse işte. O Gazzeli ile beraber biz bütün esnafı topladık, dolandık, para topladık. Kimse bana demedi ki: "Sen kimsin, niye para topluyorsun, ne yapacaksan?" Aynen size anlattıklarımı onlara da anlattım. "Bu insanları ya ağırlayacağız, ya da onlara 'Gelmeyin.' diyeceğim." Yani iki şıktan birisi, başka çarem yok çünkü. Böylece çok güzel Bafra'da ilk defa Neyzen Tevfik'i yapabildim. Ahmet Tevfik'i Bafra Musiki Cemiyeti'ne getirebildim. Bunu herkes yapabilir, ama biraz yürek, biraz arkanda kuvvet hissedeceksin. Bakın ben şuna inanıyorum. Kadın hiçbir zaman için yalnız başına kadın değildir. Erkek de yalnız başına erkek değildir. Eğer bu iki cins birbirlerine sıkıca ellerini tutup sarılırlarsa, işte hayatta aşılmayacak hiçbir duvar yoktur. Bunun başında yine söylüyorum, biz önce kendimizi seviyoruz, sonra birbirimizi seviyoruz. Çünkü insan kendini sevmeden, kendinin yapabileceklerini hayal etmeden... İnanın ki hiçbir şey yapamaz. Yani sizin önünüzde kimse durmaz, duramaz. Akan sel gibi coşar, yapacağınız hedefe ulaşırsınız. Ben emekli olduktan sonra çok güzel öğretmenlik yaptım. Ona sözüm yok. Öğretmenleri çok severek yaptım. Öğrencilerimi çok seviyorum. Nerde rastlasam ee- çok özür dilerim ama buraların bir adetidir. Beni meydanın ortasında havaya kaldırırlardı. Kızamıyordum da onlara çünkü sevdikleri için öyle yapıyorlar, onun için kızamıyordum. Ama ben emekli olduktan sonra kadınlar için, ben yaptım oldu. Yapılması gerekenleri kadınların yapması için elimden gelen her şeyi yapıyorum. Bu arada aramızda bir kızım var. İkimiz, ikimiz eğer şu anda bir meslek sahibiyse, tamam bir tane, iki tane, 3 tane derken çoğalıyoruz ama o kızım şimdi o işi yaparken öyle bir keyif alıyor ki, ismini söylemeyeceğim, o kendini biliyor yeter o kadar ama gerçekten yapabiliyoruz. Yapabiliyoruz diyorum çünkü yani yapmak için bir yerlerin kapısını çalmak lazım. Harekete geçmek lazım. Hani bazen diyorlar ya, benim İzmit Fuarı'ndaydı bir gün, bir şey geldi, okuyucu geldi. Daha doğrusu kitap almaya gelmedi. Sadece o gün boşmuş, TÜYAP'a gibi dolanmaya geldi. Benim standa geldi. Dedi ki: "Sen Bafralıymışsın. Şuradaki karşı stand'dan sana gönderdiler beni." "Niye?" dedi. Ve "Bilmiyorum." dedim şaşırmış bir şekilde. Sonra ise konuşmaya devam etti. "Sen bana bir şey söyleyecekmişsin ama ben seni tanımıyorum. İşte ben sana derdimi anlatacakmışım. Sizde bana çare bulacakmışsınız?" dedi ve bitirdi. Aslan Bayır'ın kulakları çınlasın. Baygenç Yayıncılığı'nın aynı zamanda Güncel Sanat Dergisi'nin... Hala yazıyorum orada ee sahibi. Ona gitmiş bir şeyler anlatmış, o da demiş ki: "Sen şu bak orada oturan sarışın kadına git, o sana çare olur." demiş. Orada onun önüne geçtim. Yeğenim hava kuvvetlerinden emekliydi. Onu da yanımıza aldık, o kadıncağıza iş bulduk. Hala beni arar. Bakın İzmir'in neresi, Bafra nere. Hani bir söz vardır, gerçekten ne İzmir'i var Türkiye'mizin, ne parsı, ne Diyarbakır'ı. Herkes, her şehir bizim memleketimiz. Çok güzel bizim memleketimiz. Ben çok seviyorum memleketimizi. Ama kadınların, kadınların biraz, hele de Bafralı bayanlar çok içine kapandılar. Bir dernek kurdum. O bayanlara bir şeyler yapalım diye. Gerçekten güzel işler yaptık. Yapmadık değil, hepsini yaptık. Ama bir yerde yalnız kalıyorsunuz. Şu anda herkes yolunu çizdi, öğrenen yolunu çizdi, geriden gelenlere de artık biz yetişemiyoruz. Bunun sebebi de biz gittiğimiz kapılardan geri dönüldüğü zaman bir şey yapamıyoruz. Çünkü o kapıların bize açılması gerekiyor. Devlet erkanının, makam odaların da oturanların, biraz sitemim onlara... Geldikleri zaman dinlenmeden giden kadınları biliyorum. "Gittim de bir şey olmadı hocam, sen bana onu- oraya beni boşuna gönderdin. Sen de bizimle gel." Ama ben herkesle gidemiyorum işte. Yani gidemiyorum derken bazen vakit bulamıyorum, gidemediğim için. Onun için diyorum ki kadınlar el ele vermedikten sonra evde oturmakla ev işi... Hepimiz ev işi yapıyoruz. Hepimiz yemek yapıyoruz, bulaşık yıkıyoruz, çamaşır yıkıyoruz, çocuğumuza bakıyoruz, torunumuza bakıyoruz. Hep bunların hepsini yapıyoruz. Ama bunu yanında bir şeylere, bir yerlere emek vermemiz lazım. Her kadının bir el becerisi vardır. Her kadının bir hobisi vardır. Bu hobilerini geliştirmek için bir şeylere çabalaması lazım. Ama işte bunun için de birazcık eee bize de dışarıdan destek verilmesi lazım. Dernekler bu iş için, ben dernek başkanı olduğum için demiyorum. Ben Makra Kültür Sanat Etkinliklerini Destekleme Derneği'nin başkanıyım. Derneğe yardım yapılmıyorsa dernek bir şey yapamıyor. Ama orada, orada küçücük küçücük çok güzel şeyler yapıyoruz. Yaptıklarımızı, el emeklerimizi satıp biz derneğimizi ayakta tutmak için uğraşıyoruz ama bir yere gidince işte bu öyle olmaz. Hele de kitap için gittiğiniz her yer için bir kere kapınız kapalı. O kapalı. Yani onlardan bu sene ilk defa belediyeye gittiğim zaman "Para istemiyorum." dedim. "Ay hocam, o zaman ne istiyorsanız yapalım." dediler. Sonra dedim: "Ben e etkinliği yaptığım zaman bana yardım edecek kişilere..." Bana para vermiyor, zaten para almam kimseden. Ne yapabilirsem. İşte diyelim ki mesela Yavuz'un yanına gittik. Yavuz'a dedik: "Yavuz biz bir yarışma yapıyoruz, bize bir e MP3 lazım." ...Şu kitabın ilk şeyiydi... "Hemen hocam" dedi "Nereden alınır?" dedi. "Alperen'de varmış." dedim. 2015'te hatırlıyorum. Ben bana yardım, yani bana derken bize yardım eden diyelim, elini şu kadar uzatan herkesin ben notlarını tuttum. Ben not tutmayı çok severim çünkü not tutmadan hiçbir şey yapamam. Ama notların sonunda da insanları gerçekten o kadar güzel tanıyorum ki, burdan ee çok kişinin, Bafra'da çok kişinin bu şekilde bana yardımı var. Onları onun için kutluyorum. Gerçekten kutluyorum. Vefakar dostlarım diyorum onlar için. Kadın, kadın yapar. Ben onu diyorum. Kadın isterse yapar, kadının adı yok demeyin, kadının adı var. Kadının adı kadın. Kadın olmak. Kadının adı kadın olmaktır. Şimdi size küçük bir şiirimi okuyacağım. Sonra da Nazım Hikmet'ten başka bir şiir okuyacağım.
Gülseren Aktaş şiiri: Kadındır hep yüreği yanı.
Gülümse biraz, bak tattır gönlünce Kadındır kadın, hep yüreği yanık. Kıymetin bilinmez ömrüm boyunca. Kadındır kadın, yüreği yanık. Elinde ki orak kaderi biçer, Biçerken düşünür, dünyadan geçer. Bıkınca yaşamaktan ......... Kadındır kadın, yüreği yanık. Çarşı pazar gezer, insandan kaçar. Her yeri temizler, kendinden geçer. Akşam yemek yoksa tokatı yer, Kadındır kadın, yanar yüreği. Saçı uzun, aklı kısa görünür, Zayıftır, güçsüzdür, ceza verilir. En küçük hatada çorap örülür, Kadındır kadın, hep yüreği yanar. Katiller düşünmez, eder eziyet. Sensin bedel için ödeyen diyet. Yobaza dönüşmüş kötüdür niyet, Kadındır hep kadın, yanar yüreği. Kaderine ihsan eder, ağlarsın. Değer bilmezlerine el bağlarsın, Sesini çıkarmaz yürek dağlarsın. Kadındır kadın, hep yanar yüreği. Derler kadın candır, sultandır, yardır. Yiğidin gönlünde hep yeri vardır. Yürekte ateşi sönmeyen hardır. Kadındır kadın, hep yüreği yanar, yüreği yanar.
(konuşmaya devam eder):
-Gülseren Aktaş: Son mısrada özellikle, bu şiiri yazdığımda son mısraya bunu koydum. Onu şunun için koydum. Şimdi kadın hakları için konferanslar, söyleşiler yapılıyor. Erkekler oturuyor. Kadının sosyalleşmesi için, kadının hakları için konuşuyor. Ama aralarında kadın yok. Ama "Kadınlar başımızın tacı, kadınlara hak verelim, kadınları biraz ön plana çıkaralım." Ama Mustafa Kemal'in dediği gibi bir eğitim şurası toplantısında kadınlar bir odada, erkekler bir odada ve bunlar öğretmen. Öğretmenleri ayrı ayrı odalara alınca Mustafa Kemal dedi ki: "Siz kadınlardan mı korkuyorsunuz? Kendinize mi güvenemiyorsunuz? Biz omuz omuza olduğuma zaman bu memleketi ayağa kaldırırız. Ne zaman omuz omuza, ne zaman taş halimizde bulunursak biz hakkımızı alacağız ve onu mutlaka yerine getireceğiz." Şimdi de son olarak Nazım Hikmet'ten size bir şiir okuyacağım. Kadınlarımızı bir de Nazım'ın ağzından dinleyelim. Tabi benim şiirim Nazım'ın ki gibi olması mümkün değil zaten, o dehanın yanında. Onun için önce onu okudum ki sonra demeyin "Hazır şerbetli tatlıyı bozdun, tuzlu oldu." demeyin diye. Şimdi bir de Nazım'dan okuyup söyleyişimi bitireceğim. Acele yaptım konuşmalarımı. Çok kusura bakmayın. Bazılarını atlayarak gittim. Çünkü hocama ayıp olmasın, o da hakkını güzel kullansın diye. Kısa olsun, ben Bafra'dayım, çok söyleyişi yaparım daha. Değil mi hocam? "Tabii ki hocam, her zaman."
Nazım Hikmet şiiri: Bizim Kadınlarımız.
...Kadınlar Bizim kadınlarımız; Korkunç ve mübarek elleri, ince küçük çeneleri, kocaman gözleriyle anamız, avradımız, yarimiz ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen ve dağlara kaçıp uğruna hapis yattığımız ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki ve karasabana koşulan ve ağıllarda ışıltısında yer saplı bıçakların oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar bizim kadınlarınmız.
-Gülseren Aktaş: Çok teşekkür ediyorum. (seyirciler alkışlar)
Dinleyici 1: Sizinle çok yıllardan beri tanışıyoruz ee hakikaten öncelikle kadınlarımızın bu his ve duygularını dile getirmenizden dolayı size hem teşekkür ediyor, hem de tebrik ediyorum. Bir de eee şunu unutmamak gerek. Biliyorsunuz çok ilginç bir hatıramız var. Eee, sizi gördüğüm zaman eniştemi soruyorum, Recep'i gördüğüm zamanda yengemi soruyorum. Hakikaten Recep'in hakkını hiçbir zaman ödeyemezsiniz. Bunu da özellikle dile getirmek istiyorum. Nerede karşılaşmışsak, çok yerlerde belki Türkiye'nin her noktasında beraber olduk. Her an yanınızda, her an- her an masanıza gelir, düzenler, hazırlar ondan sonra Recep "Ben oraya kayboluyorum." der. Bir de- (sözü kesilir)
-Gülseren Aktaş: O benim bölgem, o benim bölgem. Kadınların o görünmeyen (bu sırada dinleyici 1 konuşmaya çalışır) göşe- (Aktaş'ın sözü kesilir)
-Dinleyici 1: Tebrik ediyorum, ee sizi tebrik ediyorum. Çok teşekkür ediyorum.
-Gülseren Aktaş: Ben teşekkür ediyorum, rica ederim. Gerçekten eşim benim belki bu kadar rahat olmamın 35 senelik öğretmenlik hayatımda- sonrasında da yazarlığında da 81 ili dolaşırken de hep yanımdaydı. Allah ondan razı olsun, benim önüme bir kere koydu ama sonradan işte o da ortadan kalktı. Onun dışında güzel bir 53 senemiz var, iki çocuğumuz var. Kızım öğretmen, ee oğlum kahve dünyalarının genel müdürü İstanbul'da. Biri İstanbul'da, biri Ankara'da. Yani mutlu bir aile hayatımız oldu, hiç birbirimizden şikayetemiz olmadı. Çünkü biz ta ortaokul arkadaşıyız. (alkış patlar)
-Dinleyici 1: O hatasını da düzeltmek için "Sizi kırdım." ilk bilgisayarıda kendi almıştı demek.
-Gülseren Aktaş: Evet bilgisayarımı o aldı. Hiç kıyamaz bana. Esasında öyle bir yapısı da vardı. Çok teşekkür ediyorum herkese.
-Dinleyiciler: Bizler teşekkür ederiz sayın hocam, çok sağ olun. (ve video biter)












