Hasan YİĞİT-Neden Yazıyorum, Nasıl Yazıyorum, Bafra Üzerine Yazılmış Kitaplarım

 

Hasan Yiğit:
Öncelikle, diğer konuşmacılar veya programa katılmış arkadaşlar gibi, ben de sözlerime böyle harika diye nitelendirebileceğim etkinlikte imzası olan, katkısı olan, düşünen, bugüne kadar taşıyan arkadaşlarımızı yürekten tebrik ediyor, hepsine teşekkür ediyorum. Çünkü son on yıldır ilçe, iller düzeyinde organize edilen "Yazar-Okul Buluşmaları," buradaki ismle "Edebiyat Günleri"ne katıldım. Organizasyonlar, yirmi altı tane yazarı bir arada bulamıyordu, sadece kitap fuarları hariç. Onun dışında Büyükşehir Belediyesi bile yirmi altı tane yazarı bir araya getiremedi.
Benim gördüğüm, bu yıl en azından hakikaten böyle keyif alınması, yürekten teşvik edilmesi gereken anlamlı bir organizasyon. Bunun bir parçası olmak bizim için memnuniyet verici, onur verici bir durum. Kendim adıma da herkese, hepinize teşekkür ederim.
Evet, ben de tabii, bilmeyen arkadaşlar için... Tanıyanlar biliyor: Bafra doğumluyum. Tabakhane Mahallesi'nde doğdum, hâlâ yetmiş yaşına geldim, orada ikamet ediyorum. Kopamadık mahallemizden, bırakın ilçemizi yani. Hakikaten Bafra'yı çok seven ve bu sevgiyle bağlantılı olarak sürekli gündemde tutmak isteyen bir düşünce, anlayış, kavrayışım ve çalışmam olmuştur. Bu, gerek meslek yaşamımda gerekse yazarlık hayatımda benim vazgeçilmez temel düşüncemdir.
Öğrenim kökenim eğitimci. Kırk bir yıl görev yaptım, kırk ikinci yılın içinde emekli oldum. Şimdi biz öğretmen okulu mezunuyuz. O dönem mezunlarının, öğretmen okulu çıkışlarının yazarlık noktasında büyük avantajları olmuş. Buna inanıyorum. Sadece yazarlık değil, sanatkârlık yönüyle de, sanatçılık yönüyle de avantajlar yakalamışlardır.
Öğretmen okulunda okuyan o nesil/kuşak... Ben de bunların şanslılarından biriyim. Ordu Perşembe Öğretmen Okulu'nu 1972 yılında bitirdim. Oradaki öğretmenlerimiz hep seçmeydi. Gerçi öğretmen okulunun öğretmenleri atanırken o dönemki prosedürü, statüyü söylüyorum: Yüksek Öğretmen Okulu'nu bitirenler görev yapabiliyor. Yüksek öğretmen ve birkaç yıl içinde alanında, branşında artık böyle "isim" yapmış bir kişiliğe bürünüyorlar öğretmenlik yıllarında. Hepsi çoğu kitap yazmış. Genç kitabı, ders kitabı yazmış öğretmenlerimiz var, liselerde, ortaokullarda, ilkokullarda okutuluyor. Öyle öğretmenlerimiz var. Sporla alakalı beden eğitimi öğretmenleri mesela bir tanesi... Ben üç sene okudum. Üç sene içinde iki beden eğitimi öğretmenimiz vardı. Biri yüzmede Türkiye şampiyonu, biri cirit atmada Avrupa şampiyonuydu. Müzikle besteler yapmış, güfteleri olan öğretmenlerimiz... İşte sosyoloji, psikoloji alanlarında, matematik... Bunlar da hep eser vermiş, eserleri okuyup okutulan meslektaşlardı.
Şanslı öğrencilerdik, hâliyle bizi etkilediler. Oraya gelmek istiyorum, etkilediler. Mesela benim bir edebiyat öğretmenim vardı. Okuma yazmayı... Okuma yazmayı ilkokulda öğrendiğim günlerden, yıllardan itibaren çok seven bir öğrenciydim. Öğretmen okulunda da kütüphaneden çıkmazdım. Arkadaşlarımın çoğu, bir kısmı etüt saatleri adıyla serbest çalışma saatlerimiz sonunda sınıflarda ders çalışırken, ben kütüphaneye gidiyordum. Orada öğrencilik bilgilerinin üzerine... Birçok arkadaşım daha giderdi, ben de onlardan biriyim; ilave bilgiler yükleme arzusundaydım.
Biz öğretmen okulunda... Bakın, öğretmen okulu derken, yaşımız da küçük; ortaokul üzerine bir okul, lise seviyesinde. On dört yaşında gittim ben. On dört yaşında, ikinci sınıfa geçtiğimizde, on beş yaşındayken bize ders anlattırırlardı. Mesela tarih derslerini ben anlatırdım arkadaşlara. Matematiği başkası işlerdi, müziği başkası işlerdi. Herkesin daha ilgi duyduğu alanda öğretmenler tarafından ders verdirilirdi. Arkadaşlarımızla ben de tarih derslerinin vazgeçilmez öğrencisiyim. Tarihe karşı, tarihi romanlara karşı yazma merakım, ilgim de buradan kaynaklanıyor herhâlde, öyle düşünüyorum.
Ancak edebiyat öğretmenim beni çok etkiledi. Kompozisyondan bir ödev verdi. Bu ödevle ilgili yazdığım yazıyı diğer arkadaşlarımla beraber kendisine teslim ettim. Adı çok kıttı, ismini de unuttum inanın. Hatta lakabı vardı: "Muhtar." Niye Muhtar? Çünkü ilk öğretmenliği de yapmış. Bu ilkokul öğretmeniyken Yüksek Öğretmen Okulu'na geçmiş, bitirmiş. Doğudan gelmiş okula. İlkokul öğretmeniyken orada da görev yaptığı köyde muhtarla takışmış. Muhtar bunu ayağından vurmuş tüfekli saçmayla. Ayağı sekerdi, topallardı. Bunu kendi de anlatırdı bu olayı.
Teslim ettim. Sınıfta herkesin notu okunuyor. İşte üçten başladı onluk sistemde ama yedinin üzerine not vermemiş. O güne kadar yedinin üzerine notu yok. Bizim işte öğretmen okuluna girdiğimiz yıla kadar... Yediye kadar okudu. Sınıfımız kırk dokuz kişi, kırk sekiz kişinin ismi okundu. Benim ismim... Konu kompozisyon konusunda "Mektup." Babama bir mektup döşenmişti elbetteyiz yani. Yatılı okuldayız, daha on dört yaşında, on beş yaşında öğrenciyiz. Süratle yazdım onu, teslim ettim. Ama o yazdığımız konunun noktalama işaretleri üzerinden nota çeviriyor. Kırk sekiz kişiyi okudu, benim okunmadı. Öğretmen bekliyorum, ben de bekliyorum. Herhâlde dedim, "Bana sıfır yapmış. Onun için ayıp olmasın diye okumuyor." Gerçi ayıbı yok, okuyordu. Yani sıfır, bir, iki diyordu. Parmak kaldırdım. "Hocam," dedim, "benim notumu okumadınız," dedim. "Çok mu merak ediyorsun?" diye sordu. "Hocam, ona göre tedbir alın," diyor. "Onun için soruyorum," dedim. "Sen kalk bakalım," dedi. "Biraz kafayı yiyorsun," dedi. Biraz ses tonum farklı çıktı herhâlde. Kalktım, çekine çekine, "Kopya çektin," dedi bana. "Hocam, kompozisyonun kopyası olur. Tamam ama yazılan mektubun kopyası olmaz. Yani bir kopyalık durum söz konusu değildir." "Ya," dedi, "çok düşündüm, taşındım. Ne notu vereceğimi kestiremedim. Sıfır mı," dedi, "yoksa önüne bir mi koyayım?" Öyle deyince ben çok rahatladım. Şimdi kopya gündemden kalktı, onu da vermemiştir ama dedim ki herhâlde bu bana bir yediği verdi. "Kaç almayı istiyordun?" "Evladım," dedi, "bu zamana kadar hiç kimseye, siz biliyorsunuz yani, yedinin üzerinde vermedim. Sana dokuz verdim." "On," dedi. "Ama on vermem," dedi. "Yok," dedi. "Bu kadar da değil," dedi. "Seni de ismini yazacak duvarlara veya sınıflarda anlatacağım ismini." "Hocam, gerçekten bir hata yapmayın lütfen." "Doğru," dedi ama, "şimdi mektup yazarken, değerli sevgili babam var, virgül koymadan aşağıya büyük harfle başlanıyormuş. Ben onu yazmıştım." Mektupta, diğer yazılarda bir virgül koyduysan küçük harfle devam etsin, nereye gidersen yazarsan yaz, satırını nereye götürürsen götür. Ben şimdi orada bir virgülü koyduktan sonra gene paragraf başı yapıyorum ve büyük harfle başlıyorum. Bu sadece mektuba mahsus bir yazım özelliği. Ve yapmıştım. Ama bilerek mi, bilmeyerek mi, onun da farkında değilim. Yalnız, "Bunu," dedi, "ilk defa yakaladım, gördüm notunu. Ama bugünden itibaren sürekli yazı yazacaksın." Oraya gelmek istiyorum. "Deneme yazılarını yazacaksın. Ben de o yazıları okuyacağım çünkü metin de güzel." Bana bir moral verdi. Şimdi bir öğretmenin insanın yüreğine dokunması çok önemli. Bu ister küçük çocuk olsun, ister genç olsun.
O günden sonra kıymetli arkadaşlarım, bende bir yazarlık serüveni başladı, işin doğrusu. Zaten kütüphaneden çıkmıyorum. Ondan öncesi Bafra'da ortaokulda okurken... Bafra Lisesi'yle Bafra Ortaokulu aynı binada, şimdiki Anadolu Atatürk Lisesi'nin olduğu yerde. Birinci kat ortaokul, ikinci, üçüncü kat lise. Biz orada okuduk alt katta. Orada da şehir kütüphanemiz de şimdiki Ak Park'ın olduğu yerde. Orası aşeviydi herhâlde, işsizliği... Hidayet soyadı neydi? Kütüphane memuru vardı, ismi Hidayet yani. Ahbap çalışıyordu. Her sürekli dönüp o beni tanıyor, ben onu tanıyorum. Kitabı alıyorum. Her zaman orada okumuyorum, eve götürüyorum. Birkaç kitap okuyup teslim ediyorum. Yani buradan da başlayan o okuma serüvenim, bu öğrenim... Böyle ilgisi, desteği, sözleriyle, moral motivasyonuyla yazma ruhuna heyecanla dönüştü.
Ve orada yazmaya başladım. Nasıl yazmaya başladım? Ansiklopedilerde tarihin karanlıkta kalmış olayları ve isimleri dosyalamaya hazırlanıyordum. Benim bugün yazdığım romanların birçoğu öğretmen okulundaki o araştırma dosyaları. Daha sonra o hocamla diyaloğum devam etti. Hatta o Bafra Tarihi'ni gönderdim. Sonrasında rahmetli oldu. Bu ilk kitaptı sadece.
Şimdi öğretmen olduk. Ne yazmalı? Şimdi yazacağım ama ne yazmalı? Yıl 1972. O dönemde bugünkü gibi medya yok, yayıncılar yok, yayıncılara ulaşma yok. Kitap okuma heyecanı... Her gün en az yaklaşık bir kitap okuyorum. O dönemde yetmişli yıllarda biz çok okuyan bir nesilden gelmeyiz arkadaşlar, her gün bir kitap. Ya...
Sekiz yüz elli lira maaş alıyordum. Bunun iki yüz, iki yüz elli, üç yüz lirasına kataloglar gelirdi. O zaman gazetelerle beraber verilir kataloglardan işaret ediyorum. Kitap siparişi veriyorum. Toplu geliyor. Yirmi, yirmi beş, otuz kitap ayrılıyor, ona ayrılıyor. Ama bu sekiz yüz elli, sekiz yüz altmış lira para bitmezdi. Otelde yatıp kalkardım. Lokantadan, gelişlerden... Gezerdik, tozardık da bu kadar da kitaba para ayırırdık. Alım gücü yüksekti bir yerde. Bir tabak yemek yirmi beş kuruştu, ben oradan örnek veriyorum. Otel bir liraydı. Otel geceliği bir lira kişi başı. Evet, şimdi...
Böyle bir dönemde kitap heyecanlılığı var. "Ne yazmalıyım?" diye düşündüm. Kendi öğrencilerin de beklentisine hikâye ve roman... Hikâye ve roman yazmaya kararımı orada verdim. Malzemem de o dönemde boldur. Geldik Bafra'ya. 1977 yılında, beş sene Bartın, Kocazeytin, Yeşilyurt köyünde görev yaptım. Orada bir hayli hikâye ve roman konusu dosyaları hazırladım. Orada da hazırlıklar... Bafra'ya geldim. Bafra'da üç ay öğretmenlik yaptıktan sonra Halk Eğitim... Benim işime yazma noktasına çok uyarı verecek kuruma geçiş yaptım. Yıl 1978. Kurucu müdürlüğünü yaptım. Bafra'da Halk Eğitim Merkezi yoktu. Kurucu müdürlüğünü yaptım. O günden sonra aralıklarla yirmi altı yıl görevli olarak o görevi devam ettirdim.
Şimdi Halk Eğitim Merkezi şöyle bir konu, hakikaten bugün bile aslında işsizliğe çare merkezleridir. Ben onu zaten "Halk Eğitim Merkezi" değil, bütün seminer davetiyelerinden "İşsizliğe Çare Merkezi" olarak lanse ettim. Böyle bir misyonu vardı. Bu görevimle beraber veya dâhilinde gittiğim her yerde bir hikâye, roman konusu rahatlıkla yakaladım. Baframızın bütün köyleri o yıllarda malzeme yönüyle doluydu. Ne zamanlar bildiğiniz gibi? Yetmişli yılların sonu, seksenli yılların başı. Her köyde... Şimdi burada dinlenen tarihi yönden dolu, yani birinci ağızdan dinleyeceğimiz insanlar da var. Şimdi artık o üçüncü, dördüncü kuşaktan bilgi alabiliyoruz. O da çok zayıflamış bilgiler. Ben bunları öncesinde topladıklarımla 1981 yılında kitaba dönüştürdüm. Benim ilk eserimin çıktığı tarih 1981 bu arada. Yani on, on bir yıl araştırma, hikâye ve romanlarını dosyalama dönemi olarak geçti. Yaklaşık otuza yakın böyle baskıya hazır eserim ortaya çıktı. Ama ilk baskı Bafra'da oldu ve adı "Bafra Tarihi."
Şimdi neden Bafra Tarihi'ni öne aldım ben? Eğitimde şöyle bir metot var arkadaşlar, öğretim metodu: "Yakından uzağa." En verimli, en faydalı, en eğitici, karşıyı etkileyen metottur bu. Öğrenci önce yakınını öğrenecek, nedir? Ailesini. Ders kitaplarımız o dönemde öyleydi. Önce ailesini, sonra sokağını, sonra mahallesini, sonra köydeyse köyünü, ilçesini, ilini, yurdunu ve sonra dünyayı öğrenmesini... Sistem silsile böyleydi. Ben de bu mantıkla yola çıkarak, o zamana kadar Bafra tarihiyle ilgili yazılmış eser yok. Yani benim işlediğim çerçevede ve geliştirilmiş, takviye edilmiş bilgilerle yazılmış bir eser yok. Bafra Tarihi, onun için büyük eksiklik, bunun yanında önem arz ediyordu, onu bastırdım.
Ama ayrıca şöyle bir anlayışım vardır benim: Bastırdığım her eser farklı olduğu gibi, teknik olarak da farklı olmalı. Ne yaptım? Belki de Karadeniz bölgesinin ilk renkli kuşe kâğıda ofset baskılı kitabı olmuş oluyor o ince hacimli Bafra Tarihi. Fotoğrafçısı... Siluet resim... Burada fotoğrafçısını İstanbul'dan getirdim. Bakın, İstanbul'dan özel resimleme çalışmalarını yaptı. Baskı da İstanbul’da yapıldı. Neden? 1981 yılında Karadeniz bölgesinde renkli baskı yapacak matbaa... Bakın, İstanbul'da deniyor. Samsun'dan önce Trabzon zaten baskı merkezi. Trabzon hâlen Samsun'dan öndedir baskı tekniği. Bu sektörel anlamda Karadeniz bölgesinde olmadığı için İstanbul'da basıldı.
Bir yönü var o ilk kitabın. Sonra gene bu adım devam etmeliydi. İlçeyi öyle güzel anlatmalıyım, yazmalıyım ki farklı olsun. Hem düzenleme şekli, özetle... Bu Bafra Tarihi özel sohbette, elimde kalmadığı için gösteremiyorum. Dışı mavi bir kapak üzerinde eski hamamın resmi vardı. Sanki böyle uzaydan çekilmiş gibi bir resmi vardı. O incelikte. Evet. Ben üç dört tane veya beş tane... Olmasının nedeni o sırada kolay bir çevresiyle ilgili size yardımcı olduğum için bana o kitaplardan getirdim. Dört veya beş tane hediye etmişler. On bin adet basıldı. Bakın bir tane eserim kısa sürede tükendi. O kitabı... O kitabı valiye de imzalı vermiştim. O dönemin valisi Bedri Nazlıoğlu isimli bir valimizdi. İnanın, adam özel olarak geldi. Halk Eğitim Merkezi'ne vali. On bin... O dönem on bin adet tükendi ya. Vali Bey geldi, tebrik etti. Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın. O ilgisi...
İkincisi, gene güzel bir kitap yazayım dedim, bir boşluğu doldursun. Bu sefer dedim, okullarda yardımcı kaynak kitabı olarak da değerlendirilsin. Şu kitabım 1985. "Z" kitap. Bu da benim ikinci kitabım gene. Şimdi bunun da muhtelif geliştirilmiş baskılar... Bir hayli baskısı yapıldı. Gene Bafra'yla ilgili. Bafra'nın dışına Bafra'yı bitirmeden çıkmak istemiyorum. Yani öyle bir kitap çalışması yapayım ki Türkiye'de farklı olsun dedim bu sefer. "Türkiye ve Bafra Ansiklopedisi"ni yazdım. Alfabetik dizin üzerinde Bafra'yı tanıtıyor A'dan Z'ye. Hâlen hiçbir il ve ilçeyi konu başlıklarıyla, yani detaylı konu başlıklarıyla alfabetik dizin üzerinde tanıtan bir eser yok. Hiçbir ilçe... Var demiş. Mesela diğeri Trabzon Ansiklopedisi ama tarihini almış, yazmış. Ansiklopedi dediği de böyle. Şu benim "Zümrüt Bafra"mı ansiklopedi olarak ismen nitelendirmiş burada. Bafra'yla ilgili her şey küçük başlıklar [halinde] ve önemli bir kısmı da resimli olarak işlenir.
Bunun da değişik baskıları yapıldı. Bu defa da gene Bafra'yı anlatayım ama eğitimin dışına... "Ama ben çıkayım," dedi. "Bafra'nın Problemleri ve Çözüm Yolları" diye bir kitap çalışması yaptım. O da iki üç tane vardı, unutmuşum getirmeyi. Şöyle yüz, yüz sayfalık kitap boyunda, şu kitaplar boyunda bir çalışma. İçinde on dört ana başlık halinde ilçemize iş alanı oluşturabilecek noktalarda çözüm yolları. On beş bin vatandaşımıza doğrudan iş temin edilecek projeler bunlar. Birçoğu hayata geçirildi. Geçirildi bazı yerler. O da öyle bir kitap.
Dedim ya, Bafra'yla ilgili çalışmam, "yakından uzağa" metodu. Önce kendi ilçe insanını bilgilendirmek istiyorum dedim. Daha sonrasında artık Bafra'nın dışına Bafra'yı nasıl taşıyabilirim? Bafra imajını nasıl güzel yansıtabilirim? Bunun anlayışı ve çalışmasına girdi. O zaman da şöyle bir Samsun kitabı çıktı. Tabii bu, bundan önce... Bunun ilk baskısı... Bunun da ilk baskısı yok. O da on bin adet basıldı. Okullarda ders kitabı, yardımcı ders kitabı olarak okutturulmuştur. Şunun tarzı. Bundan sonraki baskı altmış sekiz baskı yaptı. İlk baskı on bin başladı, sonra bine kadar düştü baskı sayıları tabii. Çoğalınca evde...
En son 2004 yılında bu internet olayının devreye girmesi, sosyal medya alanının yaygınlaşmaya başlamasıyla bu bilgiler artık körelmeye başladı öğrenciler için veyahut da vatandaş için. Daha kolay oldu, telefondan işte bilgisayar üzerinden ulaşmak. Ancak orada ne yaptım ben? Gene kitaptaki bilgileri zihinlere kazımak için mesela "Zümrüt Bafra"yı kuşe kâğıda renkli şöyle bastık. Bunu şöyle gösterebilirim. Hakikaten 2000'li yılların başında da kaç... Veyahut da şu kaçmış? Bu 2000 olmuş ama altıncı baskı. Bakın bu renklinin altıncı baskısı. Bunu renklinin ilk baskıları 2004'te oldu. Şimdi bu da unutulmayacak şekilde fotoğraflarla kütüphanelerde yerini aldı.
Aynı anlayıştan yola çıkarak Samsun'da ilçeler çoğaldı. Bizim kitaptaki bilgilerin bile geçerliliği kalmadı. Son şekliyle şöyle bir kitap çalışması... Bakın şu ağırlığına bir bakar mısınız? Baskı da, şu ağırlığı da kalıyor biraz. Şimdi şunu bilmiyorum, herhâlde 200, 300, 400 diye tanımlanır. Bir de çok ağır yani. Bir tanesi bir, bir buçuk kilo gelir şimdi. Bu şekilde çalışma gerçekleştirdim.
Bu tarz kitap çalışmalarını emekliye ayrılmaya yakın dönemde durdurdum. Artık tamamen kendimi hikâye ve romana vermem gerektiğini düşündüm. Emekliliğe yakın olurken, çünkü Karadeniz'de roman ve hikâye alanında müthiş bir boşluk var. Süratli bir şekilde, gece gündüz de... On sene önce emekliye ayrıldıktan sonra herkesin uyuma saati benim yazma saatim oldu. Haziranın başında Ekim ayının sonuna kadar her gece, hasta olduğum süreler hariç, on iki ile sabah yedi arası yazdım. Evet, neticesinde elli üç tane yayımlanmış hikâye ve romanım var. Hâlihazırda da yayına hazır bekleyen on dört tane çalışma, hikâye ve roman çalışması yayın sırasını bekliyor.
Şimdi öncelik gene Bafra ve Samsun değerleri. Arkadaşlar, neden bakıyorum? Ya... Yani tanınmış yazarlar, tırnak içinde "büyük yazarlar" diye isimlendirdiğimiz insanlar hep İstanbul'u anlatmış veya işte İstanbul'a yakın semtleri, diğerleri... Veyahut da işte Yaşar Kemal Çukurova'yı anlatmış. Ve malzemenin en bol bulunduğu Karadeniz bölgesine... Karadeniz'i anlatan bir tane hikâye, roman yok. Akademik eser var, on sene öncesinde var. Ama hikâye, roman yok. Dedim ki bu boşluğu bir Bafralı olarak, bir Samsunlu olarak edebiyat literatürüne kazandırmalıyım, doldurmalıyım. Bunun üzerinden yola çıktığım düşünce ve icraat noktasında ilk kitabım bu anlamda da "Köylü Fatma Çavuş" oldu.
Ne de? "Dağ Köylü Fatma Çavuş." Aslında Bafra'nın kahramanı. İtibarıyla Samsun'a dönüştü. Orada oturmaz. Bugün "Orada oturmayız" listesinde Bafra'da kalıyor, dağ köyü. Ama o yıllarda, yüz sene önce Bafra'nın köyü. Evet. İşte Bartın'ın var, Kastamonu'nun Şerife Bacısı var. Adana'nın Kara Fatma'sı var. Öbürünün işte diş kadın kahramanları var. İstanbul'un Halide Edip Adıvar'ı var. Bizim de Fatma Çavuşumuz var, kimse bilmiyor.
Arkadaşlar, bakın, Fatma Çavuş diye ben şimdi ödevimi geçiştireceğim mecburen zamanınızı... Fatma Çavuş, Kurtuluş Savaşı döneminde başarılı olmuş, göğüs göğüse savaşmış kadınlarımıza verilen generallik (tırnak içinde generallik) rütbesi. Kadınlara verilen generalin rütbesi en yüksek rütbe. "Çavuş," sivil kesimi için diyorum. Bakın, Halide Edip... Halide Edip bölge gezmiş, cepheden cepheye anlatmış ama neyi anlatmış? Millî Mücadele ruhunu anlatmış. Cephede savaşmadığı için sadece "onbaşı" unvanını alması. Şerife Bacı'nın unvanı var, kardeş. Ne hakkında? Onun da cepheye lojistik anlamda katkısı olduğu için onun da şehir... İşte askeri rütbesi yok ama "Çavuş," Fatma Çavuş. Ancak kimse bilmiyor.
Bunun dosyası zaten ben Bafra Halk Eğitim Müdürü'yken, dediğim gibi, Bafra'ya bağlıydı, hazırladım. Süratli bir şekilde yazdım. Onuncu baskısı oldu. İlk baskıda da o genelliklere girdik. Şimdi üç gün, üç gün baskılıyor. İlk romanım bu oldu. "İlk romanım" derken, kıymetli arkadaşlar, ben araştırmacı yazar, romancı ve hikâyeciyim. Araştırmacı yazar. Tüm eserlerimdeki olaylar yaşanmıştır, bir kere bu bir. Yaşanmıştır. İsimler de yaşamış isimlerdir. Ancak bazı isimleri olayların akışı çerçevesinde rencide olunmayacak tablolardan değiştirmişimdir. Bu isimler... Yani incinmesi, kırılması veya bana bir yanlış dönüşü olması, tazminat türü yönünde diye isimleri değiştirmişimdir. Ama olayı, bu ismin yaşadığı olay, yer aldığı olayda yaşanmıştır. Ben bu şekilde yapıyorum. "Dağ Köylü Fatma Çavuş"ta bütün olaylar yaşanmış. Bu romandaki isimler de yaşamıştır. Hepsi yaşamıştır, bundaki. Üzerinde bu arada başka eserler yazdım. Şimdi konumuz bağlı olduğu için benim sohbet konum... "Kayıp Çocuk Romanı"nın önemini zaten biliyorum "Kayıp Çocuk" mevzusunu. Çünkü benim Halk Eğitim Merkezi Müdürü olduğum dönemde bizzat dâhil olduğum olaylar silsilesi var.

Related Articles: